Archive for Mayıs, 2009

Kendime Serzeniş

Nedir bendeki bu belirsizliklerden nefret etme, ne olduğumu nerede olduğumu bilme arzusu? Hayır mümkün değil ne zaman farkına varacağım acaba bunun? Her şeyi bilmem, kontrol edebilmem, kesinleştirebilmem mümkün değil!!! Kabullen artık bu gerçeği ve öyle yaşa! Yoksa bu bünye genç yaşında sinirden stresten bitip gidecek. Saçlar beyazladı, beyazlar tabi! Sapır sapır dökülüyor, dökülür tabi! Bunca zaman kendini sinirden stresten yemeğe verdin, iyice bi şişko patates oldun, olursun tabi! Bu nedir kızım bu nedir! 9 çocukla bir mağarada mı kaldım nedir!

Ya aslında benim bünyemin kaldırmadığı olay şu, insanlar neden verdikleri sözden cayarlar. Bir söz vermiş olmak için söz veriyorum demek şart mıdır? Kişinin ağzından çıkan her söz onun verdiği bir söz, kendisinin teminatı değil midir? Neden düşünmeden, bu söz nereye gider demeden, sonucunu görmeden konuşur insan? Çok aptal değilse bütün bunların muhakemesini bir kaç dakikada yapabilir yani insanlar. Şimdi ben oturup konuluyorum ya biriyle, o kişinin söylediklerine göre kendimi ayarlıyorum. Sonra hop bana bunlar söyleyen başkasıymış gibi bambaşka bir şeyle bana geliyor bu zat*ı muhteremler. Yav kardeşim sen öyle demedin ki… Öyle desen ben de kendimi ona göre ayarlardım ya da ayarlamazdım.

İş yerinde stres de bir başka oluyormuş sahiden. Şimdi bulunduğum yerde gitmekle kalmak arasında ince bir çizgideyim. Önceden bu çizgide olduğumu yalnızca ben biliyordum, aslında işverenimin de bunu bildiğini snaıyordum memğer öyle değilmiş. Kendisi bilmiyormuş. Öğrenince de şimdi hoşnutsuz bir durum oldu. Öyle bir pozisyondayim ki böyle ayaktayım, bacaklarımı iki yana açmışım tam ortasından bir çizgi geçiyor. Bir grup insan da durmuş hadi artık ayaklarından birini çizginin öbür tarafına at, bir karar ver diye bekliyorlar… Çok rahatsız bir durum tahmin bile edemezsiniz!

Bir de karar verme sendromum var benim. Bir çok insanın yapmadığını yapıp uzuuuunnn uzuuunn düşünüyorum ya karar vermeden önce, e düşündükçe başka şeyler takılıyor aklıma iyice kafam karışıyor. Bir de ayıptır söylemesi ki artık günümüzde yapması da ayıp oldu, çok ince düşünürüm. kimseyi kırmak, üzmek, zor durumda bırakmak, verdiğim sözü tutamayıp mahçup olmak istemem. Daha da zorlaşıyor mu karar vermem…

İşte o yüzden tek dileğim artık kesinleşmesini beklediğim 3 iş opsiyonlarından biri bir an önce kesinleşsin ve ben bir karar vereyim. Yoksa iki bacak açık bir çizgiye bir karşımdakilere bakmaktan ruh sağlığımı kaybedicem, stresten kendi kendimi imha edeceğim!

Not: Ulen yazacak bir sürü de başka şey vardı aklımda. Hevesim kaçtı. Kahvemi içeyim belki sakinleşirim….

Yavaş Yavaş Delirdim Kimse Fark Etmedi

Sabahın köründe iş var diye çağrılıp ofiste tek başıma, boş boş oturmuş ekşi okuyordum.  Başlık dikkatimi çekti. Meğer 2006 yılında Boğaz Köprüsü’nden atlamak sureti ile intahar etmiş bir genç kızın arabasına bıraktığı notmuş bu. Güzel de bir kızmış, insanlar bunu geç fark etti…

Cümle beni çok etkiledi, hepimiz dedim kendi kendime, aslında hepimiz yavaş yavaş deliriyoruz ve belki kendimiz bile fark etmiyoruz. Yavaş yavaş olan değişimler tehlikelidir aslında. Evet, hep değişimin ağır ağır olanı makbuldür deriz çünkü daha çok hazmedilir, daha kalıcı olur. Peki ya bu yavaş yavaş gidilen değişim hiç de gidilesi bir yön değilse? Emin adımlarla yanlış bir sona doğru gidiyoruz demek değil mi bu?

Dün yine bir insan, hem de öyle kendini kimselere kolay kolay açmayan bir insan, bir oturuşta, bir saatte iç dünyasının kapılarını açtı bana.  Bir kez daha anladım ki, insanları oldukları kişiler yüzünden hemen yargılamamalıymışız. Çünkü “ne olmaya gelip, nasıl oldum” demek gerekebilirmiş.

Bir kez daha anladım ki ne kadar inkar etsek de, ben farklıyım desek de hepimiz ailelerimizin minyatürleriyiz. Onların kişiliklerinin yansımalarıyız, onların iç dünyalarının aynasıyız. Bu yüzden aslında çocuk sahibi olmak bana göre dünyada en zor olduğu iddia edilen işten bile zor bir karar. Nasıl bir güç bu elimizdeki. Şekillenmemiş bir hamur elindeki ve ona şekli verecek kadar nitelikli birimi beki başındaki? Hani klasik bir soru vardı eskiden güzellik yarışmalarında kızcağızlara soararlardı “Elinde sihirli bir değnek olsa neyi değiştirmek isterdin?” diye. Evet, bu soruyu küçük çocuklara da sormak bir ara pek modaydı. Şimdi, tam bugün, sabah sinirli sinirli ofise yürürken, bize o küçükken sorulan sorunun cevabını neredeyse 23 yaşıma girerken buldum. Benim sihirli bir değneğim olsa herkesin çok sevildiği, çok mutlu olduğu bir aile hayatı olsun isterdim. Ama bakaın, çok sevilmek çok mutlu olmakdan kastım herkesin muhteşem maddi koşulları imkanları olması falan değil. Hani böyle Münir Özkul- Adile Naşit filmleri tadında bir aile ortamından bahsediyorum. Fakir ama mutlu, ya da zengin de olsa iş ve para uğruna kendilerini kaybetmemiş ebevynler tarafından yetiştirilmiş ruh sağlığı düzgün çocuklar. İşte o zaman, geçmişte verdiğimiz dünya barışını sağlardım vb. cevapların gerçekleşmesini sağlamış olurduk.

Çok ütopik bir yaklaşım olsa da aslında hepimizin elinde bu sihirli değnek var. Çocuk sahaibi olmuş, olacak olan ya da olmak isteyen herkes bu güce sahip. Eğer bir kaç  nesil çocuklarını mutlu bir aile ortamında yetiştirmeyi başarabilirse bundan belki 50-60 sene sonra bambaşka bir dünya olabilir…

Ben bugün bir kez daha bunu anladım…

Kediyi Merak Öldürür…

Yeni klasörler açtı zihnim, yeni yeni depolama alanları oluşturdu kendi içinde. Çok merak ediyorum onları oluşturabilmek için hangilerini silmeye karar verdi, hangilerini gereksiz gördü artık… Yeni isimler, yeni yüzler, onlara ait detaylar,özellikler vs… Hepsi şimdi zihnimin kıvrımlarına ince ince yerleşmeye başladılar. Yeni imgeler, bir anda giden tonlarca resmin yarattığı o yoğunluk, o karmaşa rüyalarıma kadar girdi… Karman çorman rüyalar görmek yetmedi şimdi içime yeninin huzursuzluğu çöktü sanırım… Eskinin güvenli kollarına koşma isteği de sanıyorum ki tam olarak bu sebepten güçlendi içimde.

Eline kalemi alıp da yazacağı romana bir türlü başlayamayan yazar gibiyim. Hayatım nasıl şekillenecek merakı ve endişesi içinde boş sayfaya bakıyorum öylece… İstiyorum ki güzel şeyler yazayım oraya… İçim çok karışık bu aralar yalnız kalmaktan hiç hoşlanmıyorum…

Hemingway’in Bir Hikayesinden Çağrışımlarla

Kadın ve adam oturuyorlardı
Uzakta beyaz dağlar vardı
Gara girmek üzereyken Barselona-Madrid treni

Kadın üzgündü, üzgündü, üzgündü
Adam düşündü, düşündü, düşündü
Aşkımız bitmesin isterim dedi

Biralar içildi ve başka içkiler
Kadın ve adam kederliydiler
Ne birleşiyor, ne ayrılıyor elleri

Neden, neden sönüp gider bir aşk
Acının silinmez tortusunu bırakarak
Onulmazca inciterek yürekleri

Kadın daha gerçek bir acıyla yaralıydı belki de
Tasalı bir sevecenlikle baktı erkeğine
Gözyaşları içinde gülümsedi

Kadın ve adam oturuyorlardı
Aralarında bir masa vardı
Ve hüznün aşılmaz engelleri

Ataol BEHRAMOGLU

İstanbul’u İzerken

Hava açıktı, pırı pırıdı Haliç. Mavisi gözünü aıyordu bugün insanın. Şimdi ise ne Haliç görünüyor ne de Haliç Köprüsü. Uzakarda Sutan Ahmet, Ayasofya Camileri kaybodu yağmur damlalarının yarattığı o yoğun bulutun ardında. Ne kadar şanslıyım diye geçiriyorum şimdi aklımdan. Boğaz Köprüsünden her geçişimde büyüleyici bu şehre bakar ve içimden hep şöyle derdim “Ne our İstanbul, ik aşkım, değişmeyen tek aşkım, ne olur bana da kalbinde bir yer aç. Bunca zaman bir çok anını yaşadım bambaşka yerlerde, zevkini de sürdüm emin ol sefaletini de çektim. Ama lütfen bir gün bana kabinin en güze köşesinden bir yer ayır.”

Çocukluğumdan beri konuşurum ben İstanbul’la. Giderken veda eder, döndüğümde “Özedin mi beni?” diye sorardım. Hep boğazın o büyülü manzarasını görebileceğim bir balkon bir çatı katı ya da en azından bir penceresi olan bir evim olsun isterdim. Şimdi yeni evimizde boğazı görmüyorum belki ama manzara boğazdan bir önceki seviye. Neredeyse İstanbul’un yarısı görünüyor. Sereserpe ayakarımın atında. Galata Kuesi, Eminönü, Süleymaniye, Sutanahmet ve Ayasofya Camileri, Topkapı sarayı, Sarayburnu hatta hava güzel olduğunda Kadıköy’den yükselen o sarı balon bile burdan görünüyor!Balkonda oturunca nereye bakacağımı, hangi manzaranın keyfini çıkaracağımı şaşırıyorum. Her baktığım yerde bir başka anı, bir başka hayal.

İşte şimdi kendimi bu yüzden şanslı hissediyordum, İstanbul’un her halini balkonumdan izleyebidiğim için. Şimdi burası benim ve ailemin evi. İstanbul bu evi bize verdi. Kiralık bile osa =) Ama beki İstanbul ona aşık bu küçük kediyi daha unutmamıştır ve ona hep haya ettiği gibi Ortaköy sırtlarında ya da Yeniköy, Arnavutköy civararında tam da haya ettiği gibi bir ev verir günün birinde.

Aşkın iniş çıkışlı yollarında huzura bir adım daha yakaştım, huzura ve sana İstanbul… Elimde öze karışım kahvem sıcacık, İstanbul şimdi sahiden kanatarımın atında…


Fatal error: Call to undefined function is_active_sidebar() in /home/.mister/maviyazar/maviyazar.com/wp-content/themes/cat_and_moon_cee010/sidebar-footer.php on line 17