Archive for Temmuz, 2007
Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm
dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. bekledim. beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. evet, bilmiyordum. bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. sevişirken sözlük kullanıyordum hala. ama, seni seviyordum. ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. sana yaklaşamıyordum. yasaklanmıştın adeta. çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. küçük bir ateş. küçücük bir ateştin sen. sönmekten ürken bir ateş. bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. aşkın mecali kalmamıştı. sessizce sokuldum yanına. acıyla irkildin. gülümsedim. gülümsememe anlam veremedin elbette. kimdi bu? ne istiyordu? tanımadığın biri. hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. fuzuli bir beden, karşındaki. usulca uzandım,
bir nedeni yok. yalnızca öptüm.
“yeni uyanmış sevgili”
suratı hiç karizmatik değildir. şişmiş gözleri ile bir japona duyulan şefkati hissettirir. bir başkasında gördüğünde gözünü kaçırdığın çapaklara işaret parmaklarınla yumuşacık dokunup almak istersin.
mırmır mırıldar sevgili.
hele gözlerini açıp da seni görünce gülümserse, bir an nefesin durmuş gibi hissedersin.
ister 35 numara bir kadına ister 45 numara bir erkeğe ait olsun, yorgandan dışarı sızmış bir sevgili ayağı, içindeki tüm kötü duyguların panzehiridir.
insanın en zayıf noktasıdır o, uyurken herkes masumdur tezinin kanıtıdır o yamuk duran, yorganlardan fırlayan yaramaz, bilinçsiz ayak.
uyku sonrası ilk saçmalama cümlelerine şahit olmak yakınlaştırır iki insanı birbirine.
çünkü saçlarını arkaya yatıracak, parfümlerini sıkınacak, yüzünün anlamını istediğin gibi resmetmene yarayacak makyajı yapacak zaman yoktur.
gri farlarla boyadığın gözlerin, paçaları liğme kotunla vermeye çalıştığın özgürlüğüne düşkün ve asi imajına tur bindirir, yastığın altına saklanmış kol, yakası yamulmuş ayıcıklı pijama.
kalkar kalkmaz;- benim prensiplerim vardır bebek- diyemez kimse, algılar hala bilinçaltı ile gerçek yaşam arasında gidip gelmektedir. en fazla;
-mm picamanı mmmmrm ters mi giymişsin mmmrrr , saçın yan dönmüş çok şirin mmmrrrmm- çıkar ağzından
ben astığım astık erkeğim tripleri, hiç olur, bir avuç içiyle göz ovma hareketiyle.
insan aslında çığlık çığlığa bağırmaktadır, benim şevkate de ihtiyacım var, diye.
yeni uyanmış sevgili ile hergün yeni duygular uyanır içinde. kedi yutmuş gibi cırmalanır kalbin.
kendini yorgandan sızan ayaklara gülümserken bulursan birgün, kedi tırnaklarıyla aşk yazmış demektir kalbine.
(terelelli temcik, 10.11.2004 15:51)
Ekşi sölükten alıntıdır… Bu kadar muhteşembir tarif… Yazanın eline sağlık… Böyledir hakikatten, böyle hisseder insan… Hatta daha bile fazlası ki, yaşayan bilir ancak… Özeldir, çok özeldir…
Rüya’m
Son zamanlarda gördüğüm rüyaların hepsi birer birer gerçek olunca dedim ki kendi kendime, sen en iyisi rüyalarını yabana atma… Dün de çok ilginç bir rüya gördüm ve bu yüzden bu rüyayı buraya yazıp kalıcılaştırmak istedim ki eğer gerçek olursa elimde ispatım olsun diye.
Rüyam önce alakasız bir aksiyon sahnesiyle başladı. Bir ya da iki kişiden ibaret suçlu, ya da düşman diye belirlenmiş iki kişiye karşı 15-20 kişilik bir polis ekibi ateş açmıştı. Benim orada ne işim vardı, kimse beni neden görmüyordu, hiç bir fikrim yok. Ama neticede o 2 kişi onca polisin hepsini teker teker vurup kaçmayı başardı. Ben panik halinde telefon açmaya çalıştım. Yardım çağırmak istedim. Tam hatırlamasam da Gülşah’ı aradığımı hatırlıyorum babası doktor ya ambulans falan gönderir diye. Neyse bu aksiyon dolu dakikalar bir şekilde burada sona erdi. Bundan sonrası benim için daha ilginç.
Bir evdeyim, orası benim evimmiş. İnanılmaz büyük bir ev. Ayrıca inanılmaz kalabalık tonla adam var evde. Giren çıkan belli değil. Ben de amaçsızca ortalada dolaşıyorum ve herkesin benden bahsettiğini fark ediyorum. Meğerse ben evleniyormuşum! Hem de yani bu yaşımda. Herkes ne kadar genç olduğumu bu yaşta evlenilmeyeceğini falan söyleyip duruyor. Ben şaşkınlık içinde mutfağa gidiyorum biri elime telefon tutuşturuyor. Telefondaki ilkokul öğretmenim! (Ayrıca eklemeliyim ki ilkokul öğreetmenim hayatımda ciddi etkiler bırakmış hala da ara ara görüştüğüm inanılmaz hırslı ve baskın bir karakterdir. Öğrencilerini sahiplenir her haltlarına da karışır. Ben onun istediğini yapmadığım için bana biraz bozuk şu sıralar.) Beni azarlamaya başlıyor. “Sen bu yaşta nasıl evlenirsin, daha okulun bitmedi.. bıdı bıdı bıdı…” Ben hemen savunmaya geçiyorum düşünmeden “Öğretmenim merak etmeyin, o çok iyi biri. Biz birbirimizi çok seviyoruz. Zaten benim okulumun bitmesine bir sene var. O da Mersinli, ayrıca asistanlık yapıyor üçüncü sınıfta. Merak etmeyin….” falan filan, kapatıyorum telefonu, ağzımdan çıkanlara ben bile şaşırıyorum. Yine evin içinde gezinirken bir odada annemin birileriyle konuştuğunu duyuyorum şöyle diyor: “Çok seviyorlar napalım biz de bir şey diyemedik. İnşaalah hayırlı olur…” Annemle göz göze geliyoruz ve ben bütün bu olanların ciddiyetini fark ediyorum. Peki ama kim bu adam, ben niye kim olduğunu hatırlayamıyorum??? Bir yere oturup düşünmeye başlıyorum. Kim, kim, kim, kim???? Çıldırmak üzereyim! Yok, zihnimde böyle bir sevgiye, insana dair bir iz yok. Neyse diyorum gelsin görelim. Herkes yavaş yavaş evlerine gitmeye başlıyor. Akşam oluyor ya kocam eve gelecekmiş! En son annem kalıyor, bizim ilk gemizmiş baş başa, yarın ararım seni merak etme diyor manalı bakışlarla ve gidiyor. Bende bir panik, kimdi bu adam, neler yaşadık ben niye hatırlayamıyorum?
Ben de onu beklemeye koyuluyorum. Çok yüksek katlı bir binanın epey bir üst katında oturuyoruz. Bir site sanki burası modern tasarlanmış bir bahçesi var. Aşağıya bakıyorum, onun gelmesini bekliyorum. Sonra aşağıya iniyorum. O geliyor, yanında bir arkadaşı var sanırım, ona hoşçakal deyip bana doğru yöneliyor. Birden onu tanıyorum, ona doğru koşup sarılıveriyorum! O da bana sarılıyor, sımsıkı, sımsıcak. Yaptıklarıma ben bile inanamıyorum. Adamın yüzünü gördüm, hatırlıyorum. Beyaz tenli, siyah saçlı, top sakalı olan biri ama gerçek hayatımda bir karşılığı yok bu yüzün, tanımıyorum. Ayrıca inanılmaz uzun boylu ben ancak göğüs hizasının biraz altına geliyorum. O, elimden tutuyor, eve meyve alıyoruz, sanırım çilek. “Hadi evimize gidelim” diyor, yine sımsıcak bir gülümsemeyle. Ve en son hatıladığım “Bu adam kim hala bilmiyorum ama galiba gerçekten seviyoruz birbirimizi. Kendimi şu anda inanılmaz mutlu, huzurlu hissediyorum ve de güvende. Yapabilirim, bu adamla hayatımı geçirebilirim…” O bana sarılıyor ben ona apartmandan içeri giriyoruz…
İşte böyle… Neden bilmiyorum inanılmaz etkilendim bu rüyadan uyandığımda. Annem de babamı tanımdan önce rüyasında görmüş ya, tuhaf bir şekilde evleneceğim adamı rüyamda görmüş olabileceğimden şüpheleniyorum. =) Bu yüzden yazmak istedim işte buraya. Kimdi bilmiyorum ama yanında, rüyamda hissettiğim o huzur ve güven… Eğer gerçekten bana bunları hissetirecekse biri günün birinde, sonsuza kadar bekleyebilirim. =)))
Şimdi logic design çalışmalıyım. =) Rüyama yorum yazmak isteyenler, buyurusunlar efendim. =)
Önceliklen iyi akşamlar diliyorum..
Sevgili Günlük =)))
Sana bu satırları böeghhh ! Tamam tamam bu saçma muhabbeti uzatmıcam ama çok içimden geldi böyle iğrenç bir geyik yapmak sanırım saatin 02.30 am olmasından kaynaklanıyor. =)
Bu yazıyı son zamanlarımın manyak arkadaşı, sapıtık insan Özlem’le yazıyoruz.Peki neden? Enimaçımokkey enimaçımokkey enimokkey enii..aaadıdı midnayt aaadıdı midnayt..sımuuuuut kıriminıl =) Give me 5 bro!
Özlem: Check it oouuuuttt!**
Yok yok çıldırmadık bu artık bizim normal halimiz oldu çıktı! =) Son zamanlarda neler mi yaptık???
Şileye gidip “Aaa burada kulak deliyorlarmış! Hadi deldirelim!” deyip ben artı 2 Özlem de tepeye artı bir delik açtırdık. Sonra “Aaa Haldun kumpircide çalışıyormuş. Hadi yiyelim!” deyip haftalardır devam edilen rejimi mi bozmadık. Sonra “Aaa dondurmacı çocuk ne hoşmuş hadi dondurma yiyelim!” hatta gizli mesajlar içeren çeşitleri de seçerek (bkn:muzlu, çilekli, fıstıklı) dondurma mı yemedik! “Aaa dondurmacının karşısındaki emlakçının merdivenleri ne güzelmiş!” deyip saatlerce orada pinekleyip gelip geçeni mi kesmedik! Hatta ve hatta yanımızdaki iki yakışıklıya (Sımtafa ve Faati) “Olum kızlar kaçtır önümüzden geçip sizi kesiyo…” ile başlayan cümleler kurarak kışkırtıp kızların peşinden kafeye mi gitmedik! Kulağı deldirmenin rehavetiyhle koşa koşa yeni küpeler hızımızı alamayıp yeni kolyeler mi almadık! Ertesi gün birdaha gidip “Aaa bu kulak delen yerde dövme de yapıyorlarmış!” deyip dövme yaptırmaya mı karar vermedik! Özlem beğenemesede ben vahşi bir kedi dövmesini sınırlarımı zorlayarak göğsümün az buçuk üzerine dakikalarca kıpırtısız durmak suretinde yaptırdım mı? Evet! Peki bu esnada aman ne iyi arkadaş bak yanımda oturuo diye düşündüğüm Sımtafa’nın meğerse yan tezgahtaki mini etekli kızı kestiğini öğrenmezmiyiz! Kızın da kendisini kesmesi sonucunda Şile sokaklarında birbirini kovalayan iki kız iki erkek manzarasıyla epey eğlenirken, kızın sattığı kolyelerden kıza bir tane beğendirip, 15 YTL’ye satın alıp kıza oracıkta hediye eden Sımtafa’nın kızı kapatıvermesi şaşırtıcı mıydı? Hayır! Peki ibret-i alem midir? Evet, çünkü biz kızlar bu kadar kolay kanıyoruz işte! Bunlar bize yetti mi? Tabiki hayır! Bugünkü 5 saatlik lab nöbetimi şenlendiren sevgili arkadaşım Özlem’le itiraf.com ve ekşisözlük’ten ortaya karışık yapıp epeyce eğlendik! Sonra erken yemek yiyen bu ikili gece acıkıp da yemek sipariş edecek yer bulamayınca İkinci Bahar’da gecenin 12’sinde mangala gitti mi? Eeevveeett!! İşte bu yazı da yemek şişkinliği ve mayışıklığıyla yamışmış, cıvımış bir yazıdır!
Özlem senin söylemek istediğin bir şey var mı?
Özlem:Öff ne yedik bee..Çok şiştim valla..Kızıımmm gençlik kampının ordan plaja doğru yürüyünce bira filan satan bir yer varmış gitsek mi??…
Deniz: Aha harbi mi?? Yürü gidiyoruz!!!
**Hadi size işin aslını söyleyeyim! Bu iğrenç muhabbetin kaynağını öğrenmek isteyenler için lütfen tıklayınız.
Sabırla izleyin. =)
Hapis Ruhum
Ruhum içimde en kuytu köşeye çekilmiş kan kaybediyor. Kimsenin haberi yok, nasıl olsun ki. Kan diye akıttığı belli belirsiz bir duman sadece. 21 gramlık ruhumun akıttığı kan ne kadar olabilir ki?
Ruhum düşünebiliyor beyni olmasa da ama bana söz geçiremiyor. Sinirlendiğinde vücudumun iç çeperlerine saldırıyor, parçalıyor, kanatıyor ancak o zaman duyurabiliyor sesini, olmayan sesini olmayan elleriyle parçaladığı iç çeperlerimle.
18.11.06/Şile
Bang Bang
Üstünden epey vakit geçti, hatta komşu blog’da da çok konuşuldu üzerine ama ben dinlemeye doyamadığım ve bu sabah da uyanır uyanmaz dinlediğim içi artık şarkı hakkında bir şeyler yazmam gerektiğini fark ettim.
Nancy Sinatra- Bang Bang (My Baby Shot Me Down) Şarkının müziği, kadının sesindeki duruluk beni öyle etkiliyor ki! Sanki şarkı başlıyor, ben çocukluğuma dönüyorum ve şarkıyla birlikte her seferinde yeniden büyüyorum. Gözümün önünden hayatım geçiyor şarkı boyunca, gözlerimi kapatıp düşünüyorum yer yer gözlerim dolu dolu, yer yer yüzümde kocaman bir gülümsemeyle. Bu şarkı biraz da bana hayatı ne kadar dolu dolu yaşadığımı hatırlatıyor. Düşünecek anımsayacak ne kadar çok anım var, ne hepsi çok mutlu ne de hepsi hüzünlü… Her anını yaşadım sanki hayatın ben, hiç kaçırmadım sanki. Çocukluğum ayrı güzellikte, ergenlik dönemim ayrı… Platonik aşklarım, kara sevdalarım,ya da karşılıklı yaşanan güzel duygular… Öyle ki, karşılık beklemeden sadece sevdiğim bile oldu… Kopkoyu dostluklarım, yediğim dost kazıklarım, hüzünlü vedalar, coşkulu kavuşma sahneleri… Heyecanlar, telaşlar, korkular…
Pişmanlıklarım olmadı pek, belki bir tane var ama, ona rağmen seviyorum yaşadığım hayatı… İşte bu şarkı bana bunu hatırlatıyor, büyümeyi, değişen zamanı, zamanın etkilerini…
Zamanın Düzelen Eğrisi
Eğer şimdi oturduğum bu yerden kalkarsam geleceğimde yaşanacak olan her şey bir anda değişecek. Aslına bakarsanız yaşamakta tıpkı bir yazıyı yazmak gibidir. En başında tertemiz beyaz bir sayfa ama dikkatli yazmak gerek çünkü kaç kere yazıp, kaç kere sildiğin önemli. Yazdıklarınla yazının akışını belirlerken, her kelimenle o yazının geri kalanı için bin bir olasılık doğuruyorsun, yazdığın ve sildiğin her kelime ile. Dönüp baktığında sildiğin her sözcükle sen yine en baştan başlıyormuşsun gibi görünse de, silinen sözcüklerin izlerini gözünden kaçırıyorsun aslına bakarsan. Yazılmamış sanıyorsun ama aslında onlar hala etkiliyor aklından geçenleri, izleri devam ediyor senin üzerinde. Hayat gibi, unutmaya çabaladığın hataların gibi, acıların gibi… Yani zamana yenilen onca insanı düşününce, omuzlarından tutup sarsmak gelmiyor mu içinden? Senin en büyük kudretin zaten zamanı kontrol edebilecek oluşundan onu yönlendiriyor oluşundan geliyor diye yüzüne haykırmak gelmiyor mu? Zaman dilimi diye bir şey yok, görmüyor musun zaman şimdiden başkası değil!
15.12.06/Şile
Dünya Yeniden Dönüyor!
Tanrı’m ne muhteşem bir hafta sonu idi o öyle!!! Başlamadan önce katkılarından dolayı Çatlak Ördek’ime, Leta’ya ve Filiz’e teşekkürler!!!
En son yazdığım yazı sonrasında içimde inanılmaz güzel bir rahatlama hissi vardı. Ne çalan şarkılarda melankolik hallerim kaldı, (hatta şimdi oda arkadaşım Sezen’den Seni Kimler Aldı çalıyor ben gayet güzel bir sanat eseri olarak kılım kıpırdamadan hatta neşeyle eşlik ederek şarkıyı söylüyorum =) ) ne de düşününce mideme saplanan sancı… Bomboşum, mutluyum, dertsiz tasasızım. Bu duygularla cuma akşamı arkadaşlar toplanıp Binboğa Votka’mızla başlayan, ardından fıçı biralarla devam eden “I Have Never Done” oyunu ile epey eğlendik. =) Tamam sonunda çıkan su savaşında ayağım kayıp düşmüş, kafamı yere çarpmış, çizgi film gibi şişmesini görmüş olabiliriz ama yerinde bir buz müdehalesi ile geriye pek bir hasar kalmadı, cuma günü de hoş bir akşam olarak kaldı öyle. Ama asıl güzellik cumartesi ve pazardaydı.
Çok uzun zaman sonrasında canım biricik Ördek’imle EĞLENMEK için buluştuk. Cumartesi bütün gün Taksim’i fethettik. Sonra Leta da bize katıldı. Çok tatlı bir D&P çalışanından hoş sohbet eşliğinde parfüm ve bilimum eşantiyonları alındı, Leta-Duygu-Ben kendimize aslen ruj kutusu olan şeylerden karizmatik ve kullanışlı bozuk para kutuları yaptık ve bir yere para ödenirken onları aynı anda çıkarmaktan acaip zevk aldık. =) Sonra Leta’yla uyuşan zevklerimizle çok güzel manzaralar seyrettik. =) AA Duygu’nun bir adet arkadaşı ile daha tanışıldı: Mustafa. İstiklal bilmem kaç kere turlandı, pasajlara girilip çıkıldı, takılar bakıldı , alındı (!). Duygu bana hediye çok sevimli bakırdan, sol anahtarına benzer bir yüzük aldı! =) Dönmesi planlanan Deniz, Maslak’a, yurda sokulması denenmek üzere kampuse götürüldü, ve şaka gibi, el kol sallana sallana yurda girildi!!! İşte koskocaman bir gece bizimdi!!!
Filiz’in (Duygu’nun oda arkadaşı) çizimlerine bakıp özenildi bir önce. =) Sonra kocaman bi dondurma eşliğinde Ördek’imle olan defterimizi okuyup eğlenceli bir nostalji kuşağı yapıldı. Leta bile eğlendi bu kuşakta. =) Sonra, bira çekirdek eşliğinde muhabbet aldı başını gitti. Sabahın 3′ü civarı yüzünü yıkamak için banyonun yolunu tutan Deniz ve Duygu, mutfakta başlayan manzaraya dalışa, etüt salonunda devam ettiler ve o saatte girdiği etüt odasından saat 8 buçuk’ta çıkıldı! Öyle güzel ayarlanmıştı ki herşey, bütün eğlence gündüzü renklendirirken, karanlıkta dertleştik ama gözyaşlarımız akmadı sadece konuştuk ve sanki o sabah doğan güneş bizim kalbimize, ruhumuza, içimize doğmuş gibi, daha bir rahat ve ferah başladık zerre uykusuz olsak da, yeni başlayan çok güzel bir pazar sabahına…
Sanki ben hep orda kalıyormuşum gibi, aldık şampuanları elimize, girdik sıra sıra duşlara sabah sabah hem muhabbet hem ferahlatıcı bir duş. İşte İstinye’de (Ki aslında orasıYeniköy =) ) Emek Cafe’de muhteşem bir kahvaltıya hazırdık, tabi sonraki sahil boyu yürüyüşe de! Manzara, güzel hava, bitmek tükenmez bir muhabbet, onca yolu nasıl yürüdük bilmiyorum. Bir otobüs, Ortaköy, Beşiktaş ve koyu muhabbetle Beşiktaş-Kadıköy vapur sefası!
Kadıköyde yine takılar, benim o çok sevdiğim şapkalar, alamayıp deli olunan elbiseler, Deniz’in kalabalığa dayanamayıp dışarı kaçtığı indirimli mağazalar, ayakta kalmak için düzenli aralıklarla alınan kafein ve tein maddeleri. =) Leta’yla benim bitmek bilmez göz banyolarımıza Duygu’nun da katılması ile epey eğlenilen sokak manzaraları. =) Yine takılar, yine Duygu’nun hediye küpesi… =)
Hepsi rüya gibiydi gerçekten. Çok uzun zaman sonra sorumluluk yok, kimseye hesap verme yok, kimseyi merak etme, onun için endişelenme yok… Nasıl bir huzur ve nasıl su katılmamış bir mutluluktu benim için bu haftasonu. Ayların moralsizliği, sıkıntıların sonunda o kadar iyi geldi ki. Duygu’mla beraberken, nasıl mutlu olduğumuzu bir kez daha anladık. Bizim armızdaki bu anahtar kilit uyumu, Leta, Filiz gibi bize puzzle gibi eklenen kişilerle büyüyüp inanılmaz eğlenceli bir hal alıyor. Anlıyoruz ki, Mersin’den baki kalan tek şey bizmişiz Duygu’mla. O muhteşem dostluğa da bu eklentileri ancak lanet güzellikteki Şehri-i Stanbul’da yapabilirdik! Üstelik farkında olmadan biz bu iki günde, Duygu’yla 3 sene boyunca dayanlımaz lise günlerinde, Mersin’i çekilebilir kılan bütün hayalleri tek tek tek gerçekleştirdik biz dimi tatlım!!! Biramızı içtik, sahilde kahvaltımızı, yürüyüşümüzü yaptık, beraber sabahladık, vapur sefası yaptık gezindik, konuştuk güldük ve hep ama hep eğlendik! Bizim dışımızdaki dünya sadece güzelliklerden ibaret oldu iki gün, kötü şeyler gelmedi gün ışığında aklımıza. Bizden çok uzakta kaldılar. İlaç gibi, merhem gibi sarıverdik yaralarını birbirimizin üstelik konuşmadan bile çok fazla, azaltıverdik bütün acılarımızı.
İyiki yaptık bütün bunları! En kısa zamanda aynısının hoş bir Şile versiyonun yapmayı bile planladık. =) İyi ki varsın Duygu’m, Ördek’im, KaraKedi’m canım benim. Meleklerimiz sarmaş dolaş uykuya daldılar bile. Yeter artık ben de uyucam! 38 saat oldu uyumayalı yaa =) Sana ve yanındaki sevimli fıstıklara (Leta, İrem, Filiz) kocaman öpücükler yolluyorum. Beni unutmayın bıdıklar ben yine gelicem. Ayrıca sizi de bekliyorum. Her şey harikaydı! Hep böyle güzel kalın olur mu???
Minik pisicik yatağına doğru yol alıyor…