Archive for Haziran, 2007
Sadakat ve Aldatmak Üzerine…
Bu içinde senin olduğun son yazıdır…
Haftalar geçti üzerinden, yazmadım, bekledim… İstedim ki yerlerine otursun yerinden oynamış onca taş. İstedim ki biraz olsun anlayabileyim olup biteni. Biraz düşüneyim ve karar verebiecek, mantığımla hareket edebileek hale geleyim. İstedim ki sana söyleyceğim son sözleri bana yakışır şekilde özenle seçebileyim, ne kadar hak etmesende…
Tatil Nedir?
Ahh ahh… Tatil kelimesi benim için sözlükten silinmekte biraz erken davrandı… Okulun kapanmasına çok az kaldı. Pazartesi günü son finalime gireceğim ve bir dönemi daha geirde bırakmış olacağım. Peki ne olacak, ayaklarımı uzatıp güzel bir tatil mi yapacağım? Hah güldürmeyin beni! İşte Ekim’e kadar, yani yeni bir akademik yıl başlayıncaya kadar yapacaklarım:
-Öncelikle yaklaşmakta olan ilk aktivite 22-23-24 Haziran’da Şile’deki Turkrock Festivali! Gruplar çok güzel. Ben de öğrendiğim zamandan beri festivale gitmek istiyordum. Gerçi en yakın arkadaşlarımdan hiç biri gelemeyecekler festivale ama ben elime geçen fırsatı değerlendirip festivalde çalışmayı kabul ettim. Böylelikle ufak tefek işler yapıp festival alanına bedava girmenin yolunu da bulmuş oluyorum. =) Okuldan birkaç kişi de çalışıyor olacak zaten. Eğlenmenin yolunu illa ki buluruz. =) Bu arada çalışmak isteyenler bana ulaşabilirler ya da katılmak isteyenler için linki veriyorum Biletix’ten hem gruplar hem de ücretler hakkında bilgi alabilirsiniz.
-Daha sonra sırada açılacak olan yaz okulu var. Yaz okulunda 3 ders alacağım. İşler planladığım gibi giderse universiteyi 3 senede bitirebilme ihtimalim var. Yani bir bakmışsınız seneye mezun oluyorum. =)
-Yaz okulu başladığı sırada AFS-YES ile gönüllü çalışmalar başlayacak. Benim gibi Amerika’ya giden ve oradan dönen burslu değişim öğrencileri için gidiş ve dönüş oryantasyonlarında şaperonluk yapacağım. Kulağa ne kadar eğlenceli geldiğinin farkındayım ama oryantasyonlar öncesi planlama, karar verme ve organizasyonu sağlama aşamaları ne kadar sancılı tahimin edersiniz. Ama orada geçirdiğim 1 senelik güzel deneyim sonrasında bunu yapmayı kendime görev edindim. Hem yeni cıvıl cıvıl çocuklarla tanışmak hem de eski arkadaşlarla lakırdı etmek, ve de bizim de oryantasyon kampımızın yapıldığı Taksim Germir Palas’da anıları tazelemek çok keyfli olacak gibime geliyor. Gidiş Kampı 3-4-5 Ağustos dönüş kampı ise 10-11-12 Ağustos’ta.
-Yaz okulu süresince bu sene aldığım bir ders kapsamındaki Baba Beni Okula Gönder Projesine destek amaçlı çalışmayı düşünüyorum. Bazı projelerimiz var. Hoca ve birkaç arkadaşla beraber çalışacağız bu projelerde. Kampanyaya okuldan desteği büyütmek ve dersle sınırlı kalmaması amacımız. Belki bir web sitesi hazırlayabilirim bunun için.
-Bir de Edebiyat Kulübü’nün gelecek seneki faaliyet düzenini akademik takvime bakarak hazırlamak ve bütçeyi oluşturmak istiyorum. Gelecek sene daha aktif olmak ve bu seneki acemiliklerimi yaşamamak taraftarıyım. Ayrıca gelecek sene büyük ihtimalle başkanlığı devredeceğim, devrederken geride güzel organize olmuş devam ettirilebilir halde bırakmak istiyorum kulübü.
-Yine yaz okulu sırasında Bilgi İşlem’de çalışmaya devam edeceğim tabi yurt paramı çıkarabilmek için…
-Ve son Olarak 13 Ağustos’ta başlayan stajım var! Büyük bir mucize bana göre ama stajımı Ford’un Kocaelinde’ki fabrikasında yapacağım. Çok mutluyum bu konuda, gerçekten istediğim bir şeydi bir otomotiv fabrikasında stajımı yapabilmek. Ford da bunun için en iyilerinden biri bana kalırsa. Yani bir ay da Kocaeli’nde olacağım. Dönüş tarihim 7 Eylül.
Ve evet işte tatilin başladığı an! 1 Ekim’e kadar boşum. Ama bu sırada ders seçimleri, okulun açılış oryantasyonunda kulüp masaları ile ilgilenilmesi ve benzeri işler de olacak. Anladınız değil mi benim için tatil diye bir şey olmadığını? =)
Ama ben halimden memnunum. Bu kadar dolu olmak ve keyifli işlerle uğraşmak beni zinde tutuyor. Zihnimin karanlık odalarında kaybolup vakit harcamıyorum boş düşüncelerle. Sürekli hareketli, sürekli bir hedefe doğru koşuyorum. Belki bir gün yorulacağım ama o gün, yeter artık yoruldum deyip arkama yaslanacak, her şeyi bırakabilecek lükse sahip olacağım umarım!
İşte böyle… Bu arada tabi bütün bunları yaparken sürekli olarak babamın yeni başlayan tedavisiyle ilgilenmek, doktoruyla görüşmek durumundayım… Tanrı’m tek dileğim onun artık iyileşmesi. Hala bir gelişme yok. Kötüleşme olmasın da ben buna da razıyım aslında…
Hı bu arada, gecen gün Total Quality Manangement (Toplam Kalite Yönetimi) dersine çalışırken çok sevgili Kuzu ve Büyük Kötü Kurt bana saçlarımın beyazladığını müjdelediler. Evet evet bildiğin saçımda beyaz var. Az buz da değil hani. Şimdi Kadir İnanır’ın bir gece de beyazlayan saçlarına hak veriyorum… Benim bile saçlarım şu son bir kaç ayın üzüntüsüyle daha 20′mde beyazlayabiliyorsa…
Şimdi artık bitirmem gereken çeviri işine dönmeliyim. Önümdeki yoğun günleri en iyi şekilde atlatabilmek dileğiyle… Bana şans dileyin =)
Camdan Duvar
Onu seyretmek, camdan bir duvarın ardını seyretmek gibi…
Duvar desen duvar değil, görüyorsun işte ardındakileri, sesler biraz derinden, uzaktan geliyor ama görüyorsun işte orada olup biteni. “Böyle duvar mı olur canım?” diyorsun kendi kendine, “Hiç geçirir mi duvar sesi? Görebilir misin ardındakileri?” Duvar yok desen, elini uzatmaya kalksan ya da koşsan ona doğru; sert, buz gibi bir çarpışma aldığın alacağın. Çarpışmanın sertliği kadar acıtan bir gerçek elini uzatıp da ona dokunamamak. Mesela onu yürürken görüp, ayağının takılacağı taşı ondan önce fark edip onu durduramamak, elini tuttuğu kişinin, arkasını döndüğünde neler yaptığını görüp onun o saf bakışlarına mani olamamak. Her şeyi görüp, bilip, ses çıkaramamak. Çığlıklar atmak ama duyuramamak. Çaresizliği iliklerine kadar hissetmek o anda.
Parçalamak istercesine geçirip kanattığın tırnaklarından kırmızı perdeler yapmak o duvara… Yaklaştığında sıcaklığını biraz olsun hissedebilmek için duvara yapıştırmak yüzünü, dudaklarını. Ellerini koymak onun ellerinin değdiği yere. Uykusuz kalmak o uyurken onu izlleyebilmek uğruna. Bir an bile ayıramamak gözünü ondan, kaçırmamak için hayatının tek bir karesini dahi…
Onu o camdan duvarın arkasından seyretmek, rüyalarını gerçekleştirirken yanında olamadığını bilmek, bilmem kaç derecelik açıyla, göğsünün o malum yerine saplanmış bir bıçak gibi.
İşte yavaş ve emin adımlarla gidiyor oraya, bir sandalye çekiyor manzaraya doğru, oturuyor, gözleri uzaklarda dalıp gidiyor denize. Gözlerin doluyor, biliyorsun ki o an aklından sadece seni geçiriyor, seninle birlikte orada olabilmeyi. Yine cama iyice yapışıp sıcaklığından bir kaç derece sana nasip olmasını dilerken yanına bir başkası yaklaşıyor. Hemen kalkıp sarılıyor, yanına oturtturuyor. Sen iki avcunun içi cama dayalı, yüzün ikisinin arasında, burnun cama değiyor, seyrediyorsun yine. Bağırmak istiyorsun, hayallerinize sahip çıkabilmek, olmuyor işte, duymuyor seni… Gözleri parlıyor ona bakarken, senin gözlerin doluyor; dudakları o ince kıvrımlarıyla yukarı doğru yol alıyor, gülümsüyor, senin dudakların titriyor, büzülüyor. O kahkaha atıyor sesi çok derinden gelsede duyabildiğin, sen ağlıyorsun yere damlayan göz yaşlarının sessizliği sana miras kalıyor. Pes etmek istemiyorsun, isyan ediyorsun, “Ama o, bizim, benim, ama biz…” diyebilyorsun, cümleleri bir türlü tamamlayamıyorsun.
“Bir daha ne o duvarın kenarına gelmek ne de onu görmek istiyorum!…” diyerek, hışımla, hıçkırıklarını yutarak ve göz yaşlarını kazırcasına yanaklarından silerek, uzaklaşıyorsun o camdan duvarın yanından. Bundan sonra hayatın neredeyse bir kaçak hayatı gibi. Yolların hep uzuyor o camdan duvarın kenarından geçmemek için. Arada bir gözün takılıyor mecburen yanından geçtiğin zamanlarda, hiç gülümsemene neden olacak bir şey göremiyorsun. Her seferinde birer ikişer göz yaşıyla gerisin geri dönüyorsun.
Uzun yıllar geçiyor aradan… Avuçlarının içinde sımsıcak bir el, mutlusun işte yeniden. Aranızda aptal duvarların soğukluğu yok, kaybolan hayaller de… Sımsıkı tutmuş birbirinizin elini, yürüyorsunuz. Birden camdan duvar çıkıyor karşına ve onu görüyorsun, işte yine orada. Onun da avcunda bir el ama dudaklarının kıvrımları aşağı bakıyor her nasılsa. Tebessümün asılı kalıyor dudaklarında, duvara doğru bir adım daha atarken. Tuhaf sanki o da seni görüyor gibi duvara, sana doğru yürüyor. Nasıl? Gözlerine mi bakıyor? Duvara yaklaşıyorsun, tam çarpacağını düşündüğün an gözlerini kapatıyorsun ama o beklediğin soğukluk bir türlü çıkmıyor karşına. Gözlerini açınca artık içeride olduğunu anlıyorsun, artık duvarın olmadığını. O da sana bakıyor titreyem ve yanan bir mum ışığı alevi gibi gözlerle. Bakışıyorsunuz, hatıralar geçiyor o bakışlardan, binlerce sorgu sual. Elini çekmek için yelteniyorsun ama diğer el farkında olmadan daha da sıkı tutuyor elini. Öylece geçip gidiyor yanından, gözleriniz birbirine kenetli öylece gidiyor…
O an anlıyorsun o camdan duvarın onun gözlerinde olduğunu. Kendini nasıl onun içine hapsettiğini, seni nasıl uzak tuttuğunu, canını nasıl acıttığını.O an, o kahrolası duvarı ördüğü güne lanetler yağdırıyorsun. Bütün o çaresizliği neden yaşattığını ve şimdi tam da mutluyken neden o saçma duvarını kaldırp, yine karşına çıktığını anlamıyorsun. Kanını nefretle sulandırıyorsun…
Onu seyretmek çaresizliğin diğer ismi gibi. Ona bakmak, camın soğukluğunu unutmaya yüz tuttuğun vücut sıcaklığının yerine koymak; o duvarın arkasından onu seyretmek gecelerce ciğerlerine çektiğin kokuyu gün be gün hafızandan silmek; onu orada bir başkasıyla görmek, adını bile koyduğun güzelleri güzeli kızına veda etmek, hayallerini yazdığın kağıdı bir şişeye koyup denize atıp bulunmasından umudu kesmek…
Ona bakmak o camdan duvarla sevgili olmak gibi…
Hayatımdaki Herkese…
Son bir kaç ay belki de hayatımın en kötü en zorlu günleri oldu. Kabus bitti mi? Malesef hayır… Ama öyle insanlar vardı ki hayatımda bu en kötü anlarımda kimisini fiziksel olarak yanı başımda bulurken kimisinin kalbi hep benimleydi. Ne kadar çok konuştuğumu herkes bilir ama iş böyle mevzulara gelince, iş kendi duygularımı dökmeye, içimi açmaya gelince ne kadar zorlandığımı da en yakınımdakiler çok iyi bilirler. Bu yüzeden yine yazıyorum işte bir kaç ismi buraya…
Duygu’m, Ördek’im… 3-5 Satır yazı, kısıtlı zamanlara sığdırılmış bir kaç kelime değil kendimi sana anlatmamı sağlayan biliyorsun. Gökyüzünde sımsıkı sarılmış meleklerimiz var bizim, onlar hep dipdibe ve bu yüzden hep hissediyorum seni yanımda. Çaresizliğimi bile paylaşan, benimle birlikte “Bir yolu olmalı!!!” diye çığlıklar atan ve hatta gözyaşlarımı paylaşan canım dostum… İyi ki varsın, ve iyi ki yanımdasın. Teşekkür ederim Çatlak Ördek’im…
Büyük Kötü Kurt… İsmine aldanmamak lazım, ne kötü ne de kurt. Sabahlara kadar ettiğimiz muhabbet, içtiğimiz şaraplarla, en depresif anlarımın kurtarıcısı, uluorta ağlarken yanıbaşımda bulduğum omuzlardan birinin sahibi. =) Sen de iyi ki varsın canım. Seneye bir dönem sensiz nasıl geçecek bilmiyorum…
Kuzu ve Speedy… Siz başka bir boyuttasınız artık… Şu son bir kaç haftada hatta ayda neler anlatmadım size, hele Kuzu’ya. En zor zamanlarımda, sanki yapılacak en doğal şeylermiş gibi destek oldunuz bana. Kötü anlarımda yalnız bırakmadınız, hatta yalnız kalıp kendi kendime eziyet etmek istediğim zamanlarda bile ısrarla gitmediniz. Bunun dışında en çaresiz anlarımda yine yanımdaydınız,Kuzu’nun babam konusundaki yardımları ve ikinizin de finansal krizimin doruk noktasında olduğum şu sıralarda ettiğiniz yardımlar… Yok yok saymakla bitecek gibi değil, teşekkür ise yetecek gibi değil… Siz de çok ama çok sağolun. İyi ki varsınız…
Adını yazmadığım onca insan… Sizler de, hayatımdaki her biriniz, o kadar kıymetlisiniz ki, her birinizin yüzümü gördüğünde gülümsemesi, ya da sıcak bir sarılması o kadar değerli ki benim için. Hepinize hayatıma girdiğiniz ve bana birşeyler kattığınız için çok teşekkür ediyorum. Öyle ki bir çoğunuz, hayatım boyunca yanımda olacağına söz veren bazılarından bile daha sadık, daha dost, daha gerçeksiniz…
P.S: Bugün mavinin yeni bir tonuyla karşılaştım galiba. İçinde hiç mavi barındırmayan ama mavisi ruhuna bulanmış maviruh. =) Hoşgeldin =)
Bir Adın Kalmalı
bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
sen say ki
ben hiç ağlamadım
hiç ateşe tutmadım yüreğimi
geceleri, koynuma almadım ihaneti
ve say ki
bütün şiirler gözlerini
bütün şarkılar saçlarını söylemedi
hiç buselik geçmedi fikrimden
ve hiç gitmedi
bir toprak kan gibi adın
içimin nehirlerinden
evet yangın
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
evet kaybetmenin zehirli buğusu
evet nisyan
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
bu sevda biraz nadan
biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam
dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
sen say ki
yerin dibine geçti
geçmeyesi sevdam
ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı
yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır
gülüşün kadar felaketliydi yaşamanın
yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
kaybetmek için erken, sevmek için çok geç…
Biraz Işık…
Bir sabah uyandım ve kabus böyle başladı… Uykuya yatmak, kaçmak, gülmek bitirmedi bu kabusu. Rüya değildi, uykunun bilmem kaçıncı fazında gelen karabasan hissi veren uyanma uyanamama durumu hiç değildi. Gerçekti işte ve uyanınca başladı hepsi. Zihnimin boş yerlerini doldurdu sabırla, korkular sindirdi ruhuma, uykularımı delip geçti, bir sınır çizdi ve o sınıra doğru hep sürükledi beni. Kocaman iskeletten bir eldi beni kemiklerin arsaına hapsetmiş, sıktıkça batan, sıktıkça canımı acıtan ve bu sıkıştırmanın bir sonunun olmadığı iğrenç bir eldi…
Kabustan uyanmak mumkun değilse, kabus gerçeğin ta kendisiyse belki de tek kaçış yolu masalı yaşamaktır. Masal dedimse masum “Bir varmış bir yokmuş..” lu peri kızlarının cirit attığı, beyaz atlı prensin kızı öperek uyadırdığı masallardan bahsetmiyorum ben.Murathan Mungan’ın Aynalı Pastane’si gibi bir masal bu. Gerçek gibi bir masal, acı bir masal… Küçük Prens’imden umudumu keseli çok oldu benim…
Derince bir kuyunun en tepesinden, yıldızı bol bir akşamda bırakılan bir taş bu maslaın kahramanı. Yavaşça suda süzüle süzüle aşağı inmeye başladı. Dibi görememişti, yıldızlar da azalmaktaydı, dibe yaklaştıkça karanlık arttı, yıldızlar da bir sonraki gecelerde azaldıkça azaldı. Dibe vurmaya bir kala, artık tek ışığı kaymakta olan yıldızların son nefeslerinde bıraktıkları parıltılardı. Karanlıkta dibi göremesede yalaştığını hissediyordu. Sonunda dibe vurdu, ne ışık ne de bir ses artık, sonsuz, sessiz, derin bir karanlık ve buz gibi bir su. O an başladı işte uyanışı, o an başladı kabusu. Bir delik açıldı kuyunun dibine ve bir adım attı masalın içine, yeni, güzel bir fahişe…
Zihnimin bana oynadığı oyunlardan bir parça ışık hepsi. Aklımdan geçenleri görebilecek bir çift göz kaldı mı ki? Çaresizlik krizleri geçirirken, nasıl bir şey bilen var mı, acılar içinde kıvranırken seyretmek en sevdiğini? Avcunun içinde titreyen minik bi kus gibi, sıksan ölecek sanki, kalbi ellerinin içide atıyor gibi, yok gibi, her an uçacakmıs gibi….
Karmakarışık bir kolaj bu içimdeki. Temelde fonu oluşturan, kan ve kırmızı rengi, büyük bi kısmına yayılmış koyu bir karanlık misali siyah, başrolü siyaha kaptırmış bir damla göz yaşıyla yer bulabilmiş hüzünlü bir mavi ve kargaşa…
Bir az ışık, biraz umut ne olur yoksa masalı yazmaya başlayacağım galiba. Belkide bir insanın korkup kaçmasıyla başlayacak herşey…