Archive for Mayıs, 2007
Beni Unutma…
Çok derin bir iz bu silmeyi bir türlü beceremiyorum. Öyle ki önceleri pek kıymetli olup da akmayan göz yaşlarım bile dere, sel bu hususta… Oysa çok güzel başlamıştı her şey o şarkı çalmaya başlayıncaya kadar.
Bir Sezen klasiği, beni unutma… Zaten bütün gece şarkılar onaydı biliyorum, Kargo’nun Yıllar Sonra’sı ve daha bir çoğu ama Beni Unutma başkaydı, bambaşkaydı. Bir şey acıdı içimde, unutmasın istedim beni uzun zaman sonra. Uzun zaman sonra nefret edemedim ondan, deli gibi özledim. Konserin ortasında hıçkıra hıçkıra ağladım Cihan’a sarılıp. Her damla gözyaşımda biraz daha özledim onun varlığını. Nasıl acıdı, ezildi içim. Ya o ne yapıyor diye soramadım bile kendi kendime korkumdan, aklında bile değilsem diye. Sonra Karaağaç, sonraMedcezir hepsi daha bi acıttı canımı.
Zayıflık mı bütün bunlar? Belki bunları okuyacak belki kendince sevinecek bütün bunlara, bir çeşit gurur duyacak erkeksi duygularıyla ya da belki benim hatırladığım zamanlardaki haliyle akacak gözlerinden yaşlar o da özleyecek, eli telefona gidecek, aramak sesimi duymak ve hatta yanıma koşup sarılmak göz yaşlarımı silmek isteyecek. Ağlama ne olur içim acıyor demek geçecek içinden. Bütün bunlardan hiç birini yapmaya cesareti olmayacak ve daha da ezilecek kendi içinde biliyorum. Bunca zaman sonra en başa dönmeye benim de gücüm yok. Ama elimde değil seneler geçsede varlığını unutmak ve özlememek mümkün değil. Hele bütün bunları hazmetmek, şimdi ne halde nasıl olduğumuzu bilmek, ağzımdan kasıtlı çıkan o geri dönüşü olmayan sözleri düşünmek, bile bile bittiğini görmek kabullenmek çok zor. Telefonum çalsa ve sadece üzülme dese, sa dece üzülme dese içinden gelerek, sesi titreyerek. Sadece bu bile yeterdi bu acıyı bir az olsun dindirmeye. Öyle berbat ki dert de dermanı da aynı yerde ve sonu gelmez kısır bir döngünün içinde.
Çok yoruldum hayatımın içinde ayakta kalabilmeye çabalamaktan. Her şey karşısında çaresizce bakakalmaktan. Hayatımın hiçbir aşamasına müdahale edemeyip elim kolum bağlı kalmak ölesiye yoruyor beni. Her kahkahanın sonunda yüzüme tokat gibi vuran hayatın bütün gerçekleri, tükendim artık. İnanın tükendim. Damla umudum kalmadı. Onun sesini duyar gibiyim okuyorsa bunları, yine her şeyi dramatize ediyorsun, abartıyorsun diye geçiriyordur aklından. Ama hayır tam tersi bu kez her şeyi olduğundan daha pembe bile görüyorum. Buna rağmen böyle. Olmayan yarınım, derinleşen “onsuzluğum” bırakmadı geriye birşey. Alaycı sesi kulaklarımda şimdi kanımı beynime sıçratan, benden başkası yokmu deyişi kulağımda. “Seni hem sevdim hem senden nefret ettim…” Bugünkü şarkılardan birinden yine. Sonra “Bir yemin ettim ki dönemem…” de var. Bir de insafsızca, Levent Yüksel’in gözünün içine baka baka, ağlaya ağlaya söylediğim, Ayrılmam var.
Yapma artık ne olur, acıtma canımı daha fazla… Aklımdan geçenler, sağlıklı insanın düşünceleri değil. Çaresizliğin yarattığı dürtüler biliyorum. Çaresiz insanların yaptıkları seçimleri şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum. Bir umut, sadece bir umut yoksa gelcek zifir karanlık…
ŞAHLARI DA VURURLAR!
Galaya sadece 1 gün kaldı!!!
Ey ahali, duyduk duymadık demeyin! 21 Mayıs 2007′de saat 20.00′da Şahları da Vururlar admlı oyunumuzun galasını Nişantaşı Işık Lisesi M Benderli Salonunda yapıyoruz. Hepiniz davetlisiniz! Biletleri kapıdan almak mümkün ancak bir oturma düzeni düşünülmüyor erken gelen oturuyor. Ayrıca bana önceden haber verirseniz ben sizin için bilet ayarlarım. Aynı sahnede ertesi gün yine aynı saatte tekrar sahnedeyiz. 23 Mayıs’ta ise Erenköy Işık Lisesi’nde saat 20.00′da sahnede olacağız.
Hepinizi bekliyorum. Çok eğlenceli bir oyun ayrıca Türkiyenin ilk tekno müzikali olma özelliği de taşıyor! Tiyatroyu sevmediğini söyleyenlerin bile çok eğleneceğini tahmin ediyorum.
P.S: Daha yazacak birsürü şey var ama provadan geldim, inanılmaz yorgunum ve akşam Okan Bayülgen’in MAKİNA’sında olacağım!!! =) Hazırlanmam lazım hemen eve gidip =)
Eski Günler
Şimdi anlatamayacağım çok abuk bi diyalogdan aklıma eski günlerim geldi. Çocuklugum ve saflığım… Şimdi birkaç kelime yazmak geldi içimden ama bir çok kişi için anlam ifade etmeyecek şeyler, belki birkaç kişi (eğer denk gelir de okurlarsa) anlayabilir sadece bunları. Sabah, ıslak saç, dove sabun, servis, çarşamba günleri, nivea sıkılaştırıcı krem, final dershanesi, elektrikli soba, mavi battaniye, nescafe, müzik seti, capital radio, kimya, fizik, defter, klima, akvaryumdaki balık, bisiklet, sahil, kuş tüyü şeklinde kolye……..
Küçüktüm ve o zamanlar melektim galiba… Artık melek değilim…
Tak Tak Takıntı!
Takıntılarım var benim! Gerçekten farkındayım bunun ama bu öyle sıradan bir şey değil pek. Daha kendi içimde yaşadığım bir şey. Çoğunlukla kaynağı belli sonradan kazandırılmış takıntılar. Bir tek ismi görünce, duyunce, bir şarkıyı dinleyince ya da bir sözü duyunce kanı beynime sıçratan, sinirden ve hatta kıskançlıktan bazen de nefretten yüzümü kıpkırmızı yapan takıntılarım var. Çoğu bir insana karşı ve çoğunun sebebi başka bir insan. Nefret ediyorum bundan ama elimde değil. Bir kere kazınmışlar içime. Daha da kötüsü ben onlara sinir olmakla vaktimi harcarken onlar benden habersiz ya da haberdar olsa bile umrunda olmadan hayatlarına gayet de güzel devam ediyorlar ve bir de bakıyorum ben oturduğum yerde çıldırmışlığımla kalmışım. Az önce yine mail grubuma gelen bir mail, gönderen kişi ve yazdığı içerik yüzünden çileden çıkardı beni. Oysaki kişiyle doğru düzgün hiç bir ilgim olmadı, hatuna sinir olmama neden olan kişiyle de alakam kalmadı. Ama geçmedi işte adını duymak bile çıldırtıyor beni. Tanrı’m bütün nefret duygularımı ameliyatla aldırmak istiyorum. Tırnaklarımı avuç içlerime geçirerek kanatmaktan bir hal oldum.
Ama bu noktada polis filmindeki komiserime hak vermemek elde değil. Şiddete mealim vallahi kederimden. Bir de buna sevgili Redd’in “nefretim kederimden” sözlerini de eklersek tamam işte oldu. Şiddete mealim de, nefretim de kederimden yahu! Ah gel gör ki hayatımın en başından şu zamana kadar bütün bu şiddet eğilimim ve nefretimin zarar verebildiği tek kişi de hep ben oldum. Ondan aldırmak istiyorum zaten nefret duygumu.
Nefret benim için başka bir şey. Nefret acizlik belki, kızgınlığını belli edemeyceğin bir durumda olmak. Ya zamanında çok sevdiğin için şimdi ona o kadar acı vermeye ve içinden gelenleri yapmaya fırsatın yok ya da zarar vermek istediğin kişi o kadar dolaylı yollardan sana bağlı ki ona ulaşsan yaptıklarının seni daha da çamura batırmaktan başka bir faydası yok.
Çok uğraştım nefret tohumlarını atmamak için içime. 15-16 yaşlarına kadar da temiz tuttum içimi. Ama o ilk tohumu atan affedilmez insandan sonra (Afşin) alışkanlık mı oldu nedir hiç eksik olmadı içimden. Başkasından nefret ettikçe kızdım kendime. Kendi nefretimi hazmedemedim.
Benden nefret edenler de oldu elbet ama onların nefretlerini hep yüzeysel ve çocukça buldum. Hiç benim ettiğim gibi, benden tutkuyla nefret eden olmadı. Ya da olduysa da ben bilmedim. Ama bu nefret ve takıntılar resmen ruhumu kemiriyorlar. Sanırım asıl yapmak gereken nefrete neden olan insanları silebilmek, o bağları koparabilmek, ya da umursamayacak kadar ruhani dinginliğe kavuşabilmek. Anlaşıldı bu iş biraz zaman alacak…
Yarın Büyük Gün
Bir buçuk aylık bir zaman geride kaldı! Nasıl geçti bilmiyorum ama babam hastaneye yatalı bir buçuk ay oldu ve o 28 gunluk tedavi yarın bitiyor. Doktorlar ne diyecekler bilmiyorum. Çok iyi şeyler duymayacağımızı biliyorum ama umarım cok kötü şeyler de olmaz. Umarım duyduklarımız sürecin uzamasından ibaret ama umut vaad eden sözler olur. İnsan nasıl alışıyor değil mi? Haftanın 4 günü okul 3 günü ise hastane. Hastane ikici evimiz oldu resmen. Nerede ne var, ilaç, başvuru, muayene vb. prosedürler nasıl işler hepsini ezbere biliyorum. Tıbbi terimleri bile öğrenmeye başladım. Hastalıklar hakkında bilgi edindim, ilaç isimleri öğrendim… Azrail hemen yanıbasımızdan, karsı yataktan geçti ve biz onu hissetmedik. O sessizce aldı canı ve gitti biz sadece dısardakilerin çırpınışlerını görebildik. Geçerken baktımı bizlere de? Sıra içimizden birine gelmişmiydi acaba? Bekle dedimi soğuk bir gülüşle? Yakın mı ziyareti?
Korkuyorum hem de deliler gibi. Bakarken içim titriyor babama. Bir an yanından ayrılmak istemiyorum. Boş kalmasın aklı başka şeyler düşünmeye fırsatı olmasın. Zinde kalsın beyni ve hep umutlu olsun bilsin yanı basında oldugumu her zaman. Birbirimize güçlüyü oynuyorz biliyorum. O ben üzülmeyeyim diye, ben o üzülmesin diye, her daim gülümseyen suratlar gösteriyoruz birbirimize ardında milyonlarca endişe saklı… Biliyorum çünkü aynıyız biz. Sarılmak istiyorum hiç bırakmadan. O yaraya dokunmak ellerimle iyileştirmek, iyileştirebilmek… Çaresizlikle yanında oturup seyretmek değil çektiği acıyı, gerekirse bende çekmek istiyorum yeterki hafiflesin… Onun evdeki varlıgını öyle özledim ki… Dizinde uyuyabilmeyi, dışarı çıkabilmeyi… O günleri görebilecekmiyim Tanrı’m???
Bütün bu korkuları yüzümde görmek imkansız. Gözümün içine bakıp da görebilecek bir iki insan vardı sanırım onlardan biri yok ve hiç olmadı bir diğeri de kendi hayat kosusturmacasında yaşıyor işte. Ona kızmıyorum, ördekim yanımda biliyorum. Uzağız sadece o ne yapsın. Eskiyi özlüyorum ben. Onunla saatlerce telefonda konusmayı, ders aralarında karalanmıs satırları birbirimize verip her şeyi anlatabilmeyi özlüyorum. Bütün bunları yapabildiğim iki insandan birinin insafsızce en umulmadık anımda hayatımdan defolup gitmiş olması bir hiç uğruna beni nefretle karısık yaralarken, bir diğerini de sıradan dünyevi iş-güç ve koşullar içersinde erişilemez konumda bulmak üzüyor işte beni.
Biliyorum zor bir yük bu paylaşması da bir o kadar zor. Ördek’imle barda oturmuş konurken döküldü işte göz yaşlarım onca insanın içinde ve o da gözleri dolu dolu dinledi beni. Biliyorum hissetti o da acımı ama tuhaf olan şuydu belki ben aynı şeyleri başkalarına da anlattım ama göz yaşlarım serbest bırakmadı kendini. Benim o güçsüz kırılgan yanımı gösterdigim o kadar az insan var ki… Hele şimdi…
İşte bu yüzden bir daha asla affetmeyeceğim onu… Yaktım gemilerimi, dönüş yok artık geri…
Şu an hayatımın tek önemi babam. Ne olur ne olur artık iyileşsin ve ben onu içinden gelerek gülerken göreyim. Yine tutsun elimden ve ben kendimi yine onun küçük kızı gibi hissedeyim. Yarın ki artık bugün oldu, büyük gün. Bütün dualarım seninle…
Uyku+Stres+Sıkıntı!
Sabahın köründe uyandım yine lab’ı açmak için. Ayrıca beni acaip geren bir sınavım var bugün. Mühendislik istatistiği gibi berbat bir ders. İstatistikten ziyade olasılık bana kalırsa ama işte iki şeyi de kıyaslayınca olmuş mühendisliğin istatistiği işte. Sınavım 1′de ve hala çalışmadım! Neye güveniyorsam artık?
Çok sıkıldım ve bunaldım. Bir an önce bitsin bu dönem istiyorum. Yaz okulunda da doğru düzgün hiç bir dersin açılmayışı canımı sıktı çok. Sabahın köründe ultra mega depresif moddayım geçsin artık şu sınav da kurtulayım ya!!!
Bu arada babamı özledim. =(
Ben Geldim!!!
Ne zor oldu şu siteyi açmak! Oysa ne kadar kolaydı ama binlerce anlam yüklemiştim kendi yapıp yöneteceğim bir siteye… BEN yapmış olacaktım, tek başıma ve sonsuza kadar BEN ilgilenecektim siteyle, başkası değil… Tutulmayan sözlere karşı bir güç gösterisi belki…. Küçük bir zamanlama hatasıyla farklı bir yerde geldim işte, buradayım… Tek başımayım!
Açılış günü için gayet melankolik bir moddayım hadi hayırlı uğurlu olsun tadında birşeyler yazabilecek gibi değilim. Kaldı ki daha çok günlükümsü kısımdan ziyade yazdığım, yazdığımı sandığım yazıları buraya koymak ve onların yorumlanmasını istiyorum…
Neyse şu salak themes sitesindeki salak hatalar biterse temamı bu boktan halinden kurtarıcam! (Büyük Kötü Kurt‘a inat yanlış yazdığım İNŞAALLAH kısmını çıkarttım pis herif kıbrıslı kıbrıslı gelmiş başımda dil bilgisi öğretiyo bana bi git lenn =) )Hadi bakalım açıldık millet =)))