Archive for the ‘Yazılarım’ Category
Eylül Aniden Gelir
Dağıt gözlerindeki bulutları, görmek istemiyorum… Sana cümleler kurmak istiyorum, sayfalarca yazmak. Sen okurken yanında olup her kelimede yüzünü seyretmek, dudaklarını ıssırdığını görmek istiyorum. Okuduğunda kafanı kaldırıp bana bak ve gülümse istiyorum, ve ben de eğilip önce yanağındaki o minik çukurdan, sonra da boynundan öpeyim…
Minik bir kedi olup kucağına her kıvrıldığımda beni saatlerce sevdiğin yetmiyormuş gibi bir de öyle şeyler söylüyorsun ki, sanki ruhunun görünmez elleri göğüs kafesimden içeri girip kalbime dokunuyor, acıyan, kırılan yerlerini onarıyor, iyileştiriyor, birer birer kapatıyor açık kalan yaralarımı. Dahası, bütün bunları söylerkenki o dolanbaçsız, o sade halin, o belli belirsiz naifliğin, işte ben o halini her geçen gün biraz daha seviyorum.
Eylül ardında sonbaharı getirdi. Serin esintilere yağmur ve toprak kokusunun karışması yakındır. İçimde çeşit çeşit heyecanlar var bu sonbahar. Hüzün değil umut getirsin istiyorum bu kez hayatıma toprak kokusu. Ve biliyorum ki içim ürperdiğinde kollarınla sımsıkı sarar, sesinle içimi ısıtırsın sen. Bu sonbahar üşümeyeceğiz…
Bir Çocuk Sevdim
Baksan karşında koskocaman durur, çocuk demezsin bakışlarına… Dudaklarından dökülen sözcükler en adamım diyen adamı bile susturabilir. Aslında içinde küçük bir çocuk saklıdır, korkularıyla, heyecanlarıyla. Bu söyledikleirmi “içinizdeki çocuğu öldürmeyin” zırvalarıyla karıştırmayın sakın. Ruhu çocuk onun daha, biliyorum, görüyorum ve bu yüzden anlıyorum bütün korkularını…
Bir çocuk sevdim ben, çocukluğu sadece güldüğünde gözlerinde parlayan, minik bir yıldız olup bir anda kayıp yok olan, şaşkın bakışlarında saklı olan… En ağır yüklerin altına girebilecek kadar cesur oysaki ama nedense bir aşkı kalbinin taşıyacabileceğinden endişeli. Ürkek adımlarla kaçıyor ama ayakları geri geri sanki… Gözü hep arkada, arkada bıraktığı yolda…
Ona yazabileceğim cümlelerim hep yarım. Ne kadarını tanıdım onun ve daha ne kadar tanırım bilmem… Yani o izin verdikçe sızarım ince catlaklardan zırhının içine su gibi, ya da kum gibi. İkisi de söndürebilir belki içerde yanan ateşi. Dumanlarını gören var mıdır benden başka? Ya da hepsi hayal midir? Hiç tanımadığım o masal kahramanının gizemli ülkesindeki yangının dumanı mıdır gördüklerim? Bilmem ben, hiç bilemem…
Peki ya o bilir mi dışarda incelebilmek için, bir su gibi duru ya da bir kum gibi parça parça olmaya gönüllü bir başka çocuğun çabalarını? Haberi var mıdır minik elleriyle kapıları çaldığından? Duyuyor mudur derinden gelen sesini, çağırışını… Kulakları tıkalı, gözleri kör müdür? Bu çocuktan korkmak için çocuk olmak bile yetmez, yoktur korkulacak bir şeyi göğsünde kanat çırpan bir kalp ve midesinde uçan kelebeklerden başka…
Hangi masal kusursuz başlamıştır ki oysa? Masalları masal yapan aştıkları zorluklar değil midir? Öyleyse şimdi kaçmak niye daha henüz başlamamışken diye sormaz mı bu çocuk masal kahramanına? Merakla açılmış bir çift göz karşında, ağzı dikkatindan hafif aralanmış, nefes almaya korkar gibi hafif hafif inip çıkıyor göğsü ve senden cevap bekliyor: Neden bu ülkendeki sonsuz karanlık? Oysa benim baktığım yerden heryer yemyeşil, her yer günlük güneşlik, bak rengarenk çiçeklerden kendime taö bile yaptım. Gel ne olur, bir kez, sadece bir kez sen de benim baktığım yerden bak… Karanlıksa yine, yine görmüyorsa gözlerin, peki tamam ben de eteklerimi toplar başka bir düş ülkesinin peşine giderim. Ama gel, bir kez gel… Hayatta her şey ikinci şansı dahi hak ederken neden bizim masalımıza ilkini bile çok görüyorsun ki?
Bakar gözlerine zırhlı masal kahramanının. Gözleri iri, gözleri kararlı… Delip geçer küçük kızın bakışlarını. Kelebekler durur bir an, öylece asılı kalırlar oldukları yerde, yüreği kanat çırpmaz olur, bekler herşey, ağırlaşır zaman, ama umut ettiklerini söyleyecek mi bu kahraman???
Her şeyden bir yana, bak, ben bu masalla yeni bir şey daha öğrendim. Artık kısa cümleler kurabiliyorum…
Nefes Bile Almadan…
İçimde büyüyen bir nükleer reaktör var sanki… Tepkimeler, etkiler aynı, bitmek bilmedi… Derinlere gömdüm kocaman varillerle, denizin dibine attım, okyanus akıntısına bıraktım olmadı geçmedi etkisi… Ne derinlik tanıdı ruhumu delip geçmek için, ne mesafe…
Hayat ne tuhaf demek geliyor bugünlerde içimden sık sık… Bir an geliyor sanıyorum ki tam göğsümün üstüne tonlarca ağırlık bırakmışlar, nefes alamıyorum, nasıl bir acı bu içime oturan diye kendime sorup duruyorum… Sonra içimde bir sessizlik, bir durgunluk, sanki bir mutluluk… Ağırlıkları atmışım üstümden, mutluyum… Daha da güzel olacak her şey diyor kaçıp saklandığı köşeden ruhum… Tüm kalbimle ona inanmak istiyorum…
Hislerimi anlatacak sözler bulamamak beni resmen çıldırtıyor, aklıma gelen o standart tariflerden kendim bile sıkıldım! Gözümü kapatıp müzik dinlemek istiyorum sadece… İstedigim yerde bağıra bağıra söyleyeyim, istediğim yerde bağıra bağıra ağlayayım… Özgürlüğümü geri istiyorum… Her şeyi derinlerime saklamaktan çok ama çok yoruldum…Sonuçta bu gün, birgünü daha nefes bile almadan geçirdim… Deniz derken, derinlik derken sonunda balık oldum… Oltaya takıldım, rakı sofrasına meze bile oldum belkide…
Kirlenmiş denizlerin diibnde, çıkartsan temiz suya koysan ölürdü belkide…
Yavaş Yavaş Delirdim Kimse Fark Etmedi
Sabahın köründe iş var diye çağrılıp ofiste tek başıma, boş boş oturmuş ekşi okuyordum. Başlık dikkatimi çekti. Meğer 2006 yılında Boğaz Köprüsü’nden atlamak sureti ile intahar etmiş bir genç kızın arabasına bıraktığı notmuş bu. Güzel de bir kızmış, insanlar bunu geç fark etti…
Cümle beni çok etkiledi, hepimiz dedim kendi kendime, aslında hepimiz yavaş yavaş deliriyoruz ve belki kendimiz bile fark etmiyoruz. Yavaş yavaş olan değişimler tehlikelidir aslında. Evet, hep değişimin ağır ağır olanı makbuldür deriz çünkü daha çok hazmedilir, daha kalıcı olur. Peki ya bu yavaş yavaş gidilen değişim hiç de gidilesi bir yön değilse? Emin adımlarla yanlış bir sona doğru gidiyoruz demek değil mi bu?
Dün yine bir insan, hem de öyle kendini kimselere kolay kolay açmayan bir insan, bir oturuşta, bir saatte iç dünyasının kapılarını açtı bana. Bir kez daha anladım ki, insanları oldukları kişiler yüzünden hemen yargılamamalıymışız. Çünkü “ne olmaya gelip, nasıl oldum” demek gerekebilirmiş.
Bir kez daha anladım ki ne kadar inkar etsek de, ben farklıyım desek de hepimiz ailelerimizin minyatürleriyiz. Onların kişiliklerinin yansımalarıyız, onların iç dünyalarının aynasıyız. Bu yüzden aslında çocuk sahibi olmak bana göre dünyada en zor olduğu iddia edilen işten bile zor bir karar. Nasıl bir güç bu elimizdeki. Şekillenmemiş bir hamur elindeki ve ona şekli verecek kadar nitelikli birimi beki başındaki? Hani klasik bir soru vardı eskiden güzellik yarışmalarında kızcağızlara soararlardı “Elinde sihirli bir değnek olsa neyi değiştirmek isterdin?” diye. Evet, bu soruyu küçük çocuklara da sormak bir ara pek modaydı. Şimdi, tam bugün, sabah sinirli sinirli ofise yürürken, bize o küçükken sorulan sorunun cevabını neredeyse 23 yaşıma girerken buldum. Benim sihirli bir değneğim olsa herkesin çok sevildiği, çok mutlu olduğu bir aile hayatı olsun isterdim. Ama bakaın, çok sevilmek çok mutlu olmakdan kastım herkesin muhteşem maddi koşulları imkanları olması falan değil. Hani böyle Münir Özkul- Adile Naşit filmleri tadında bir aile ortamından bahsediyorum. Fakir ama mutlu, ya da zengin de olsa iş ve para uğruna kendilerini kaybetmemiş ebevynler tarafından yetiştirilmiş ruh sağlığı düzgün çocuklar. İşte o zaman, geçmişte verdiğimiz dünya barışını sağlardım vb. cevapların gerçekleşmesini sağlamış olurduk.
Çok ütopik bir yaklaşım olsa da aslında hepimizin elinde bu sihirli değnek var. Çocuk sahaibi olmuş, olacak olan ya da olmak isteyen herkes bu güce sahip. Eğer bir kaç nesil çocuklarını mutlu bir aile ortamında yetiştirmeyi başarabilirse bundan belki 50-60 sene sonra bambaşka bir dünya olabilir…
Ben bugün bir kez daha bunu anladım…
Hapis Ruhum
Ruhum içimde en kuytu köşeye çekilmiş kan kaybediyor. Kimsenin haberi yok, nasıl olsun ki. Kan diye akıttığı belli belirsiz bir duman sadece. 21 gramlık ruhumun akıttığı kan ne kadar olabilir ki?
Ruhum düşünebiliyor beyni olmasa da ama bana söz geçiremiyor. Sinirlendiğinde vücudumun iç çeperlerine saldırıyor, parçalıyor, kanatıyor ancak o zaman duyurabiliyor sesini, olmayan sesini olmayan elleriyle parçaladığı iç çeperlerimle.
18.11.06/Şile
Zamanın Düzelen Eğrisi
Eğer şimdi oturduğum bu yerden kalkarsam geleceğimde yaşanacak olan her şey bir anda değişecek. Aslına bakarsanız yaşamakta tıpkı bir yazıyı yazmak gibidir. En başında tertemiz beyaz bir sayfa ama dikkatli yazmak gerek çünkü kaç kere yazıp, kaç kere sildiğin önemli. Yazdıklarınla yazının akışını belirlerken, her kelimenle o yazının geri kalanı için bin bir olasılık doğuruyorsun, yazdığın ve sildiğin her kelime ile. Dönüp baktığında sildiğin her sözcükle sen yine en baştan başlıyormuşsun gibi görünse de, silinen sözcüklerin izlerini gözünden kaçırıyorsun aslına bakarsan. Yazılmamış sanıyorsun ama aslında onlar hala etkiliyor aklından geçenleri, izleri devam ediyor senin üzerinde. Hayat gibi, unutmaya çabaladığın hataların gibi, acıların gibi… Yani zamana yenilen onca insanı düşününce, omuzlarından tutup sarsmak gelmiyor mu içinden? Senin en büyük kudretin zaten zamanı kontrol edebilecek oluşundan onu yönlendiriyor oluşundan geliyor diye yüzüne haykırmak gelmiyor mu? Zaman dilimi diye bir şey yok, görmüyor musun zaman şimdiden başkası değil!
15.12.06/Şile
Camdan Duvar
Onu seyretmek, camdan bir duvarın ardını seyretmek gibi…
Duvar desen duvar değil, görüyorsun işte ardındakileri, sesler biraz derinden, uzaktan geliyor ama görüyorsun işte orada olup biteni. “Böyle duvar mı olur canım?” diyorsun kendi kendine, “Hiç geçirir mi duvar sesi? Görebilir misin ardındakileri?” Duvar yok desen, elini uzatmaya kalksan ya da koşsan ona doğru; sert, buz gibi bir çarpışma aldığın alacağın. Çarpışmanın sertliği kadar acıtan bir gerçek elini uzatıp da ona dokunamamak. Mesela onu yürürken görüp, ayağının takılacağı taşı ondan önce fark edip onu durduramamak, elini tuttuğu kişinin, arkasını döndüğünde neler yaptığını görüp onun o saf bakışlarına mani olamamak. Her şeyi görüp, bilip, ses çıkaramamak. Çığlıklar atmak ama duyuramamak. Çaresizliği iliklerine kadar hissetmek o anda.
Parçalamak istercesine geçirip kanattığın tırnaklarından kırmızı perdeler yapmak o duvara… Yaklaştığında sıcaklığını biraz olsun hissedebilmek için duvara yapıştırmak yüzünü, dudaklarını. Ellerini koymak onun ellerinin değdiği yere. Uykusuz kalmak o uyurken onu izlleyebilmek uğruna. Bir an bile ayıramamak gözünü ondan, kaçırmamak için hayatının tek bir karesini dahi…
Onu o camdan duvarın arkasından seyretmek, rüyalarını gerçekleştirirken yanında olamadığını bilmek, bilmem kaç derecelik açıyla, göğsünün o malum yerine saplanmış bir bıçak gibi.
İşte yavaş ve emin adımlarla gidiyor oraya, bir sandalye çekiyor manzaraya doğru, oturuyor, gözleri uzaklarda dalıp gidiyor denize. Gözlerin doluyor, biliyorsun ki o an aklından sadece seni geçiriyor, seninle birlikte orada olabilmeyi. Yine cama iyice yapışıp sıcaklığından bir kaç derece sana nasip olmasını dilerken yanına bir başkası yaklaşıyor. Hemen kalkıp sarılıyor, yanına oturtturuyor. Sen iki avcunun içi cama dayalı, yüzün ikisinin arasında, burnun cama değiyor, seyrediyorsun yine. Bağırmak istiyorsun, hayallerinize sahip çıkabilmek, olmuyor işte, duymuyor seni… Gözleri parlıyor ona bakarken, senin gözlerin doluyor; dudakları o ince kıvrımlarıyla yukarı doğru yol alıyor, gülümsüyor, senin dudakların titriyor, büzülüyor. O kahkaha atıyor sesi çok derinden gelsede duyabildiğin, sen ağlıyorsun yere damlayan göz yaşlarının sessizliği sana miras kalıyor. Pes etmek istemiyorsun, isyan ediyorsun, “Ama o, bizim, benim, ama biz…” diyebilyorsun, cümleleri bir türlü tamamlayamıyorsun.
“Bir daha ne o duvarın kenarına gelmek ne de onu görmek istiyorum!…” diyerek, hışımla, hıçkırıklarını yutarak ve göz yaşlarını kazırcasına yanaklarından silerek, uzaklaşıyorsun o camdan duvarın yanından. Bundan sonra hayatın neredeyse bir kaçak hayatı gibi. Yolların hep uzuyor o camdan duvarın kenarından geçmemek için. Arada bir gözün takılıyor mecburen yanından geçtiğin zamanlarda, hiç gülümsemene neden olacak bir şey göremiyorsun. Her seferinde birer ikişer göz yaşıyla gerisin geri dönüyorsun.
Uzun yıllar geçiyor aradan… Avuçlarının içinde sımsıcak bir el, mutlusun işte yeniden. Aranızda aptal duvarların soğukluğu yok, kaybolan hayaller de… Sımsıkı tutmuş birbirinizin elini, yürüyorsunuz. Birden camdan duvar çıkıyor karşına ve onu görüyorsun, işte yine orada. Onun da avcunda bir el ama dudaklarının kıvrımları aşağı bakıyor her nasılsa. Tebessümün asılı kalıyor dudaklarında, duvara doğru bir adım daha atarken. Tuhaf sanki o da seni görüyor gibi duvara, sana doğru yürüyor. Nasıl? Gözlerine mi bakıyor? Duvara yaklaşıyorsun, tam çarpacağını düşündüğün an gözlerini kapatıyorsun ama o beklediğin soğukluk bir türlü çıkmıyor karşına. Gözlerini açınca artık içeride olduğunu anlıyorsun, artık duvarın olmadığını. O da sana bakıyor titreyem ve yanan bir mum ışığı alevi gibi gözlerle. Bakışıyorsunuz, hatıralar geçiyor o bakışlardan, binlerce sorgu sual. Elini çekmek için yelteniyorsun ama diğer el farkında olmadan daha da sıkı tutuyor elini. Öylece geçip gidiyor yanından, gözleriniz birbirine kenetli öylece gidiyor…
O an anlıyorsun o camdan duvarın onun gözlerinde olduğunu. Kendini nasıl onun içine hapsettiğini, seni nasıl uzak tuttuğunu, canını nasıl acıttığını.O an, o kahrolası duvarı ördüğü güne lanetler yağdırıyorsun. Bütün o çaresizliği neden yaşattığını ve şimdi tam da mutluyken neden o saçma duvarını kaldırp, yine karşına çıktığını anlamıyorsun. Kanını nefretle sulandırıyorsun…
Onu seyretmek çaresizliğin diğer ismi gibi. Ona bakmak, camın soğukluğunu unutmaya yüz tuttuğun vücut sıcaklığının yerine koymak; o duvarın arkasından onu seyretmek gecelerce ciğerlerine çektiğin kokuyu gün be gün hafızandan silmek; onu orada bir başkasıyla görmek, adını bile koyduğun güzelleri güzeli kızına veda etmek, hayallerini yazdığın kağıdı bir şişeye koyup denize atıp bulunmasından umudu kesmek…
Ona bakmak o camdan duvarla sevgili olmak gibi…