Sakin, Mutlu, Huzurlu
Hayatı ne kadar karmaşık hale getirirsen o kadar tatsız oluyormuş bunu anladım. Son zamanlarda olabildiğince basitleştirmeye çalışıyorum herşeyi, çok da keyif alıyorum.
Son dönemlerimin özeti iş ve evlilik hazırlıkları diyebilirim. Daha çok var evet ama şimdi böyle yavaş yavaş, sakin sakin bu hazırlıkları yapmak öyle keyifli ki… Eğer hayatınızı birlikte geçirmek istediğiniz adamı bulmuş, onunla yaşlanma hayalleri kurmaya çoktan başlamışsanız, hayalinizde bu ev için de alışveriş yapmak elbette ki keyifli. Hatta hiç bir şey almasan bile dolaşmak, nerde ne var araştırmak, neler lazım listeler yapmak ve her aldığını o listeden silmek.. Bazen çok daha eğlenceli bir şeyler yapabilecekken ya da ne bileyim başl başa romantik bir akşam geçirebilecekken, beraber geçireceğin gelecek günleri düşünerek o anından fedakarlık etmek, bunun karşılıklı bilincinde olmak, kabul etmek, bu konuda da anlaşabilmek bile yetiyor aslında.
Epey eşya aldık ama hala yarısına gelebilmiş değiliz! (= Ev kurmak zor iş tabi. Evinizdeki bütün eşyaları düşünün, bütün detaylarıyla ama, sonra hepsini yok edin ve baştan aldığınızı hayal edin! Aynen böyle işte! Bir de yanına kendi eviniz olacak ya, aşkınızla, sevdiğinizle, hayat arkadaşınızla o evde yaşayacağınızı düşünerek duyacağınız bir kaç kat özeni de ekleyin! İşte öyle zor! Bir şeyi alırken acaba diğeri daha mı güzeldi sorusunu sormadan edememek mesela. Sonra aldığın bir nevresim takımına, iki yastığa, ne bileyim süpürgeye falan sevinmek işte evlilik hazırlığı denen şey. Boğaz kenarında el ele tutuşup başbaşa dolaşır gibi Eminönü’nde toptancıları dolaşmak bir yerde.
Stresli, sıkıntılı olduğu zamanlar da oluyor bazen tabi ama onları atlatmak için basit düşünmek lazım işte. Ne kadar kızsalar da mümkün olduğunca baş başa çıkmak lazım alışverişlere, büyükleri dahil etmemek en güzeli. Ne kadar çok farklı fikir o kadar sıkıntı. Bu arada ikimiz de bu işlere öyle adadık ki kendimizi yardıma ihtiyacı olan varsa danışmanlık yapabiliriz rahatlıkla. Nerden, ne alınır, ne zaman alınır falan. (= Mesela önümüzdeki ay düğün sezonu yaklaştığından çeyizlik ürünler pahalanmaya başlıyor haberiniz ola. Bu ay aldınız aldınız yani. (((=
İşe gelince, inanılmaz hareketli, pazara karşı agresif, hak ettiğimizi almaya çalıştığımız bir döneme girdik. Ben üzerimdeki tembellik tozunu tam olarak atabilmiş değilim ama çabalıyorum. Başaracağım inanıyorum!
Kızıl Pisi’den son haberler böyle. Tekrar görüşmek üzere!!!
Yeni Yıl Kararları
Biliyorum yıl 2012 olalı 21 gün oldu ama ben daha biraz önce yeni yıla girebildim galiba. (= 2011′in son ayı ciddi bir koşturmaca ile geçmişken yeni yıl da öyle başladı. Bir hafta CES fuarına katılmak üzere Las Vegas’taydık. Çok yoğun ve yorucuydu ama bir o kadar da keyifliydi. İlk ruletimi oynadım (= Son zamanlarda aşkta kazandığımı düşünürsek kumarda kaybettim evet (((= Ah bir de hayatımın en inanılmaz gösterisini seyrettim “O Show” Circus de Soleil! O ne inanılmaz, anlatılmaz, dünya dışı bir gösteriydi!!! İzlemeyenler abarttığımı düşünebilir ama sahiden muhteşemdi. Şimdi hiç bir şey için olmasa bile sadece diğer efsane şovları izlemek için bile Las Vegas’a yeniden gitmek için bir nedenim var diyebilirim.
Fuar öncesi hazırlıkları, dönüş sonrası işleri, kendimi ve bozulan uyku düzenimi toparlamakla uğraşırken işte bu gün oluvermiş bile.
Yeni yıla girerken hep o saat 12′yi geçtikten sonra hiç bir şeyin değişmeyeceğini düşünürdüm içten içe. Bu sene de aklımdan benzer şeyler geçiyordu ama sonra biraz düşündüm, geçmiş yılları, o yıllara nasıl girdiğimi ve neyin değiştiğini… Evet belki saat 00.01 olduğunda değişmiyor hiçbir şey ama yıllar yılları kovalarken çok şey değişiyor. Yavaş yavaş, hissettirmeden. 2010 yılına biraz mutsuz, biraz umutsuz ve fazlasıyla sarhoş girmiştim. Sonra 2011 yılı, henüz taptaze bir ilişkinin heyecanı ile, sevdiğim adam ile birlikte yeni yılda bizi nelerin beklediğini düşünerek, merak ederek girmiştik. Daha az sarhoş, daha az umutsuz ve daha mutluydum. Ve işte 2012… Bu kez yanımdaki adam artık nişanlımdı. Biz birbirimize inanmış, sevgimize inanmış, bu sevginin sonsuza kadar sürmesini istediğimizi söylemiş ve buna söz vermiştik. Artık bunu diğer sevdiklerimizle de paylaşmak ve verdiğimiz sözün küçük birer “nişan”ını parmaklarımızda taşımak istemiştik. İşte yeni yıla, o çok sevdiğim adam ile birlikte, çok daha mutlu, çok daha umutlu ve sadece bir kaç kadeh kırmızı şarap eşliğinde girdim. Mükemmelliği sadeliğindeydi. Bu yeni yılda kendimi biraz daha büyümüş hissettim. İyi ya da kötü bilemiyorum ama artık ihtiyacım olan şey çılgınlar gibi eğlenmek, sarhoş olmak, kendini unutmak değil biliyorum. Mutlu olmak için sadece onun yanımda olması yeterli… Bir de tabi bir kaç sevdiğin insan yanında olsun, güzel muhabbet olsun yeter…
İşte şimdi, banyodan çıkmış, eline kahvesini almış, yenilenmiş ve yeni bir başlangıca hazır olarak hiç bir yeni yılda yapmadığım bir şeyi yapıp yeni yıl kararları almak ve onları uygulamak, ve bunları burada paylaşmak istiyorum. Biliyorum kulağa her sene başında “Bu sene çok çalışacağım” sözleri gibi geliyor ama kararlıyım bu durumu değiştireceğim. Read the rest of this entry »
Nişanlı (=
Geri sayımlar, beklemeler, hazırlıklar, heyecanlar derken iki minik halkayı aramızda paylaştık. Daha büyükçe olanı çukulatam, küçük olanı ben taktım parmağıma, artık nişanlısınız dediler. ((((=
Her şey harikaydı, çok güzel bir akşamdı. İki çekirdek aile bir araya geldi kocaman bir aile oldu! (= Kudret Babamın heyecanı, Göktuğ’umun tuzlu kahveyi bana ölümcül bakışlar atarak içişi, annelerin şıklığı, babamın bana “cülük” dediğini herkese anlatışı, pastamız, kurabiyeler, hala mis gibi kokan çiçekler, çukulatam her şey keyifliydi. Göktuğ ve arkadaşlarının ellerinde kocaman süslerle çok güzel hazırlanmış nişan bohçası ile sokağın başından apartmana doğru yürüyüşleri çok hoştu. Hep hatırlayacağım çok ama çok güzel bir akşam oldu..
Bu arada anlamış oldum ki bu işler zormuş canlar. Nişanın ardından sürekli kırılan, darılan, küsen insanları dinliyorum malesef. Oysa ki biraz anlayış, biraz hoşgörü, biraz iyi niyet gerek böyle zamanlarda.
Çok daha detaylı yazarım, anlatırım diye düşünmüştüm ama bu da anlatılmaz yaşanır akşamlardan biriydi. Güzeldi, özeldi. Dün akşam da çok sevdigim dostlarımla dışarda kutladık nişanımızı. Yedik, içtik, eğlendik! (= Bugün de biz nişan bohçamızı yaptık akşam yemeğine davetliyiz (((= Bohçamızı verip geleceğiz.
Görüşmek üzere!!! (=
Not-1 O başlıkta “Evli” yazıp da bu yazıyı evimizden yazıyorum diye başlayacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum!
Not-2 Biraz daha geniş bir zamanda resim de ekleyeceğim, şimdi hazırlanmam lazım. (=
10 Kasım
Bugün benim için çok önemli ve bir o kadar da özel bir gün. Hayranlık duyduğumuz, bir insan olduğunu unutmadan, liderliğini, fikirlerini saygıyla andığımız ve hala anlamaya çalıştığımız Mustafa Kemal Atatürk’ün öldüğü gün bugün. Bir çoğumuz gibi benim için de en büyük önem ve hüzün kaynağı bu diyeceğim ama sabahtan beri dehşet içersinde sayımızın ne kadar azaldığını gözlemliyor ve çok daha fazla üzülüyorum.
Son zamanlarda o kadar tatsız şeyler görüyor, duyuyor ve okuyorum ki, artık bu ülkenin vatandaşı olduğum için, bütün olan bitene seyirci kaldığım için kendimden utanıyorum… Bu kadar çaresiz, bu kadar koyun gibi güdülür hale ne zaman geldik biz? Ne yapmalı bilmiyorum. Elimden gelen tek şey her şeye rağmen ideallerimden, inandıklarımdan, kendi değerlerimden vazgeçmeden yaşamaya çalışmak, bu doğrultuda bir aile kurmak ve bu değerlerle çocuk yetiştirmek sanırım…
Ama son iki yıldır bu günün bütün hüznüne, kederine rağmen benim için yaşam kaynağı, sevinci, anlamı olmasının başka bir nedeni var. Tam 27 yıl önce bugün, sabaha karşı, ondan iki yıl sonra dünyaya gelecek olan diğer yarısından habersiz gelmiş dünyaya. Rahatına düşkünlüğü daha o zamandan belli imiş, zorla, birileri rahatını bozmuş da öyle teşrif etmiş kendileri. Pek sevimliymiş. Ne inadından, ne huysuzluğundan eser yokmuş doğduğunda. Seneler geçirmiş kalbinin, ruhunun diğer yarısından, eşinden habersiz. Her geçen gün eksikliğini hissetmeye başlamış. Bu eksikliğin ne adını koyabilmiş, ne ondan kurtulabilmiş ta ki bir gün onun resmini görene kadar.
Film geri sarmış, sene 1986.. Bembeyaz bir kız çocuğu, saçları simsiyah, dudakları kırmızı, yanakları pembe. Hep kendi başına yürüme heveslisi. Biraz sabırsız, biraz aceleci. Bu yüzden hep erkenden yapmış bir çok şeyi. Erken yürümüş, erken konuşmuş, erken okumuş, yazmış. Daha yaşıtlarının bakkala tek başına yeni yeni gittiği yıllarda o tutmuş tek başına başka bir şehre gitmiş. Yetmemiş dünyanın diğer ucuna gitmiş, orada dünyanın bambaşka yerlerinden insanlarla tanışmış. Bakmış dünya kocaman. Ama hep bir şey eksik, yarımmış. Bütün o gitmelerde, ne olduğunu bilmeden aradığı her ne ise bulamamış. Tam vazgeçtiği anda çıkmış karşısına. İlk anda tanımasa da sonra anlamış kim olduğunu, bunca zamandır onun da kendisini aradığını. Bir olmuşlar, bir olmak deyince akla gelen bütün klişe benzetmelerdeki gibi. Misal anahtar-kilit, misal yapbozun parçaları ve daha niceleri işte…
Ve bugün, onun, hayatımın miladının, huzurumun, limanımın, ruhumun, kalbimin diğer yarısının doğum günü… Çılgınlar gibi uçmak, kaçmak, kanat çırpmak isterken beni avcunun içine alıp seven, sakinleşiren ve sonunda “evimi” bulmamı sağlayan varlık. Dünyanın her neresine gidersem gideyim sonunda dönüp dolaşıp gelmek isteyeceğim yer. Ve o nereye gitse, gittiği yeri bana yuva yapabilecek yegane insan. Olmasaydı şimdi içimde sesimin uğuldadığı kocaman bir boşlukla, amaçsızca dolaşmaya, ne aradığını bilmeden gezip durmaya devam ediyor olacaktım. İyi ki doğdun demek böylesine kıymetli, özel birine ne kadar yeter ki? Ona sürprizler yapmak, özel doğum günü hediyesi, neşeli bir pasta peki? Kelimelerle anlatmaya gücüm yeter mi? Ama baksam, hiç konuşmadan gözlerinin içine aksam bilir o, anlar hepsini. Bendir çünkü zaten o ve ben oyumdur. Fakat sanmayın ki tıpatıp aynıyızdır. Hayır hayır öyle farklıyızdır ki bazen tıpatıp aynı yapar bu farklar bizi. Rengarenk oluruz sarıldığımızda sımsıkı. Kırmızı, mavi, siyah, turkuaz…
e diyeyim ki, 29 harf var elimde, bir de nispeten sınırlı kelime dağarcığım. İyi ki doğdun sevdiğim, iyi ki varsın ve iyi ki sevmişim seni!
Sadece senin için… Lamb - Gabriel
Ayşe Arman
Uzun zaman sonra bu başlık biraz sıra dışı oldu farkındayım ama açıklayabilirim. (=
Ben yazmazken çok şey oldu… Çok güzel şeyler oldu…. Hepsini anlatacağım, başlıkla da bağlantıyı kuracağim meraklanmayın. (=
Kısa özetler geçiyorum;
Şahane bir tatil geçirdik. Rüya gibi bir hafta! Her gününü “Bu adamla ömrümü geçirmek istiyorum ben!” diyerek geçirdiğim, gidiş ve dönüş yolunda hayatımın en uzun otobüs yolculuklarını yapsam da en güzeli, en rahatı, en uykulusunu (onun sıcacık kollarında, güven hissi ile uyumamak ne mümkün!) geçirdim. Şarj oldum, enerji depoladım, mutluluk doldum geldim.
Döndükten sonra iki büyük, önemli yol kat ettik işi usulune göre yapmaya çalışan biz çiçeği burnunda çift olarak. Aileler tanıştı! Önce sıcak çukulatam ve ailesi bize geldi, bir kaç hafta sonra da biz onlara iade-i ziyarete gittik. Gayet güzel geçti. Sıcak samimi bir ortam vardı. Devamlı olması dileğiyle diyoruz. (=
Sonra aylardan Ekim oldu. Bir yandan sanki bir ömrü birlikte geçirmişiz gibi huzurlu, mutlu, bribirimize ait olma hissi ile dolu, ama bir yandan da daha dünmüş gibi taze, sıcak, heyecanlı aşkımızın, ilişkimizin yıl dönümü yaklaşıyordu. Hediye almak çok güzeldir, vermek de öyle. İkisine de bayılırım. En çok da şaşırtmayı, süprizleri severim. Yıl dönümümüze özel bir hediye bulmalıydım. Aşkımızın özelliğine, güzelliğine has bir şey olmalıydı. Sevgililer gününde ikimizin tanışma ve birlikte olma hikayemizi anlatan, biraz öykü biraz gerçek karışımı, fotoğraflı bir defter hazırlamıştım. Gerisini de zaman ilerledikçe birlikte tamamlayacağımızı düşünerek. Dolayısıyla özel bir albüm vs. yapamazdım, fazla benzer olurdu. Başka bir şey bulmalıydım ama ne?
Sonunda onun için bir AŞK KAVANOZU hazırlamaya karar verdim. Fikir çok da orjinal değil, internette bunlardan bulabilirsiniz. Ancak benimkinin özelliği her şeyin el yapımı olmasıydı. Önce kavanozu aldım, sonra benim rock/metal dinleyen, hafiften ağır abi takılan sevgilime pembe temalı bir şey hazırlayamazdım. Kaldı ki pembeyi ben de sevmem. (= O halde lacivert olsun dedim. Lacivert kartonlar aldım, sonra gümüş kalem yazılar için. Önce bütün kartları lacivert yapmak niyetindeydim. Sonra araya kırmızılar katmaya karar verdim. Lacivertleri dikdörtgen, kırmızıları ise kalp şeklinde yapacaktım. Kavanozun içine tam 365 tane not hazırladım. Bir yıl boyunca her gün bir tanesini okuyabileceği 365 not… Hepsini tek tek kendim yazdım. İkimize özel, ikimizin hatıralarına özel… Sonra kavanozu, kutusunu süsledim aldığım kap ve kurdelalarla.. Tabi mükemmel hediyeyi ararken karar vermekte epey geç kalmış ve en zahmetli hediyelerden birini seçmiş olduğumdan hediyemi yıldönümümüze yetiştiremedim. 17 Ekim pazartesiye geliyordu ve biz ondan önceki haftasonunda kutlamaya karar vermiştik.
Önce haftasonu için bir yerlere gitmek istedik, baş başa kalabileceğimiz. Ama Göktuğ’un işleri dolayısıyla gidemedik. “O halde birlikte yemeğe çıkarız.” dedi, “Tamam.” dedim,” birlikte olduktan sonra ne fark eder…”. Meğer aklından neler geçiyormuş!
Cuma akşamına kadar ne gideceğimiz yeri söyledi, ne de başka bir şey. Cuma günü söyledi, PONTE’den rezervasyon yaptırmış, ayrıca rahat edelim diye araba kiralamış. Beni almaya geldiğinde, onu hiç de hoşlanmadığı takım elbise ve kravatla görmek fazlasıyla şaşırtıcıydı benim için! Ne kadar sevmese de öyle yakışıyor ki! Şahane olmuştu… Rezervasyon saatimize daha vardı, boğaz kenarında arabayla dolaşmaya başladık. Yağmurlu soğuk bir gün, fonda hafif müzik, sağımda boğaz, solumda aşık olduğum adam! Bir gün daha güzel nasıl olabilirdi ki??? Olabilirmiş meğer! Bizde tatlı-sert anısı olan, tarabya sahilinde, Türk Filmlerinin çekildiği o meşhur Tarabya Oteli’nin önünde arabamızı park ettik. Boğaza bakarak konuşmaya başladık. Geleceğimizden, yaşlanınca onun nasıl huysuz olacağından, benim bilmişliğimden falan. Boynuna burnumu gömmüş, gözlerimi keyiften kısmışken, birlikte geçirdiğimiz her an içimden tekrarladığım cümleyi dışımdan söyledim o an “Seninle ömrümü geçiririm ben…” Sonra biraz kıpırdandı ve “Gerçekten benimle bir ömür geçirir misin?” dedi. Kafamı kaldırdım, yüzüne bakmak için ama bir an elinde kırmızı bir kutu olduğunu fark ettim!!! Kutunun içinde parıldayan bir şey! Tanrı’m! Bu teklifti, evlenme teklifi!!! “Evet!!!” dedim boynuna sarılıp, “Evet!!!”. Yüzüne baktım “Benimle evlenir misin?” dedi. “Evet” dedim yine.. Yüzüğü parmağıma taktı ama o an gözüm yüzük falan görmüyordu, sımsıkı sarıldım, sarıldık… Tek istediğim buydu çünkü o an…
Sonra anlattı her şeyi nasıl planladığını, a
slında restorantta teklif etmeyi planladığını ama anın büyüsüne kapılıp burada etmeye karar verdiğini… Oysa benim için hiç bir önemi yoktu ne yerin ne de zamanın… Ve böylesi çok özel ve güzeldi… Ama sevgilim çok güzel bir iş çıkarmış yüzük seçiminde. “Çiçek gibi bu” dedim. “Senin gibi” dedi. Zarif, farklı, göşterişten uzak ve çok güzel bir yüzük.. Adını hatırlayamadığım bir film var, ama bir repliğini unutmam hiç “Teklif ederken alınan yüzük, teklifi eden kişinin kendisinin yansımasıdır.” İstemsiz geldi yine aklıma, yüzüğe baktım ve evet dedim, o da böyle bir insan işte. Farklıi nazik, ince, abartısız, göşterişsiz, sade, olduğu gibi işte…
Sonra muhteşem manzaraya karşı PONTE’de başbaşa güzel bir yemek yedik. Tuvaletleri bile manzaraya bakan, yazın gitmenin keyfini tahmin bile edemeyeceğim çok hoş bir mekan. Soldaki resim de oradaki mutluluk dolu anlardan. (=
Ertesi günü de birlikte geçirdik. Bir çift yastık aldık mesela. (= Belediyenin Florya’da şahane bir tesisi varmış meğersem, oraya gittik. O kadar güzeldi ki, potansiyel düğün yeri olarak seçtim orayı. ((= Yandaki resim ordan. (= Hemen konsept yaptım çayın yanına aldığı kalpli kurabiyeleri görünce! (=
Bir de üzerine çok tatlı çiçekler geldi tam yıl dönümümüzde. Ardı arında çok güzel üç gün geçirdik sevdiğim, aşık olduğum adamla. Bu günlerin ardından geçtiğimiz pazar ben de hediyemi verdim. Beğendi, şaşırdı, nasıl uğraştığımı sordu hepsiyle. Şimdi her gün kavanozundan bir tane aşk dolu not çekip güne öyle başlıyor. (=
Gelelim başlığın sebebine… Sebep işte şu yazı. Sevgilimin ailesini sorguya çektim. Bugün bu yazıyı okudum ve dedim ki, benden çılgınları da varmış. Elbette ki sahip olunan imkanlar da buna etken ama bence seven her insan kendi imkanları içinde yaratıcı olabilir. Neticede bu yazıdan sonra bu kadını biraz kıskanmış olmakla birlikte kendisine, sınırlarımı zorlarsam yapabileceklerimin de farkına varmamı sağladığı için minnettarım da. Şimdiden aklımda çılgın fikirler var yaklaşan özel günlerimiz için…
Ah bu arada 10 Aralık’ta nişanlanıyorum! İnanılır gibi değil!!! Aile arasında sade bir tören. Bu ay bizi nişan telaşı sarar, sık yazamayabilirim. Meraklanmayın, nişanı mutlaka yazarım, merakta bırakmam sizi. (=
Hasta ve burnundan nefes alamayan bir insan için fazla bile yazdım, artık yatıp dinlensem iyi olacak… Sevgiyle kalın…
Günler, Günlerin Ardında
Uzunca yıllar sadece yazarak yaşayabiliyor ve nefes alabiliyorken, şimdi sahiden yaşamaya başlayıp da keyifli anlarımda, balkonda ayağımı uzatıp, manzaraya karşı limonlu sodamı yudumlayarak yazmanın verdiği haz da bambaşkaymış bunu anladım şimdi.
Hayatımda tuhaf bir evreye girdim. Tuhaf dediğime bakmayın aslında çok güzel demeye çalışıyorum ama bünye alışık olmadığından şaşkınlık duygusunu atamıyor üzerinden. (=
Misal iki hafta sonra, tatile gidiyorum! Çukulatamla baş başa hem de! VE daha da efsanesi ailemin bundan haberi var!!! Yalan söylemekten nefret eden bünyem, işin aslı, izin alamasaydım o stresi kaldıramayacağımdan tatil planından vazgeçecekti. Ama her şey sandığımdan da kolay oldu ve neticede, bekle bizi Fethiye 27’si sabahı sendeyiz!!! (=
Aslında geçtiğimiz günlerde iş yerimde çok ama çok sevdigim iki insan iki ay ara ile işten ayrıldı. Daha başlayalı ne kadar oldu da sevdin demeyin, ben onları daha işe girmeden önce sevmiş hatta işi en çok da onlarla birlikte çalışacağım için kabul etmiştim, tıpkı onların da bana ısındıkları ve kendileri ile çalışmamdan keyif alacakları için benim işe alınmamı istedikleri gibi. Görüşmelerde işi k
abul etmeme en çok neden olan da onları bu kadar kendime yakın hissetmemdi. Çünkü daha önceki iş deneyimlerimden öğrenmişliğim var ki, yaptığın işi sevmek kadar önemli ve de gerekli birlikte çalıştığın insanları sevebilmek. Nitekim çok üzüldüm gidişlerine. Biri yaptığım işi çok iyi yapan biriydi, diğeri de yöneticilik konusunda örnek aldığım, tarzına hayran olduğum biriydi. Fakat ying ve yangın da dediği gibi, her iyiliğin içinde bir kötülük, her kötülüğün içinde de bir iyilik varmış. Bu olaylar da benim raporladığım insanların aradan çıkmasına ve benim direk olarak şirketin sahibine, yani patrona bağlı çalışmama sebep oldu. Bu durumun da iyi ve kötü yanları var elbette. Bir bakıma daha etkin, daha aktif olabilmemi sağladı. Daha yoğun çalışıyorum tabi ama aslında işi sevdiğim için o kadar da koymuyor şimdilik. Neyse… Bu koşuşturmanın içinde, hiç alışık olmadığım bir şey oldu, patronum “Çalışmandan çok memnunum, bütün çalışanlarım senin gibi olsa bu şirket yürür gider” dedi ve bana zam yaptı! İnsanın emeklerinin karşılığını alabilmesi ne şahane bir şeymiş! Sadece memnun olduğunu söylemesi bile beni mutlu edecekken bir de ödüllendirmiş olması gerçekten beklemediğim bir davranıştı. Ama zaten benim patronum başlı başına sıra dışı bir adam! Hani denir ya nev-i şahsına münhasır, tam öyle işte!
İş yerinde her şey yoluna girerken ve sevindirici gelişmeler olurken, bizim yuva kurma çabalarımız da ağır ve emin adımlarla ilerleme kaydetmekte. Hatta öyle tuhaf ki, annem bir çok mutfak eşyasınıi gerekli şeyler aldı bile. Çok istediğim, beğendiğim şeyler sağolsun sevdiğim insanlardan hediye olarak geliyor.. E daha ne olsun??? Bugün, ilk defa evimize eşya baktık mesela. Daha önce de bakıyorduk elbette ama bugün sahiden alıcı gözüyle baktık ve hatta kahvaltılık seti aldık (= Nasıl keyifliydi anlatamam, herkese tavsiye ediyorum.
Ev, iş, hayat… Bir yılda öyle çok şey değişti ki, sihirli bir dokunuş gibi… Bir yıl daha beklerim ben, sonunda mesela Kırlar içinde, Yavuz Çetin’den Sadece Senin Olmak İstedim ile başlayacak sade bir tören, Thailand’da balayı ve sonunda hayatımın son anına kadar beraber olmak istediğim adam ile birlikte döneceğim evim varsa elbette ki beklerim!
Hayatta gerçek mutluluğu yakalamak öyle zor ki, onu yakaladığında bırakmamalı, vaz geçmemeli ve asla pes etmemeli insan. Son günlerde çok mutluyum ve bunun için çok şanslı hissediyorum kendimi. Öyleyse dinleyelim gözlerimizi kapatıp…
Adım Adım
Minik adımlarla geldik bu güne. Minik ve sağlam adımlarla. Böyle de devam edeceğiz bence..
Sandığımdan çabuk oldu canlar, benim tatlı çukulatam, Göktuğ’um geçtiğimiz pazar* (dün değil de önceki pazar) annem ile de tanışmak üzere bizim eve olan ilk ziyaretini gerçekleştirdi! İnsan olarak mayasında heyecan barındırmayan (sadece ilk buluşmamızda heyecanladığını gördüm kendisinin ((= ) sevgilim, annemle tanışmaya gelirken de heyecanlanmayıp benim bütün eğlencemi elimden aldı alçak! Sabah kahvaltısından akşama kadar güzel bir gün geçirdik. Anneden “efendi” ve “ağır” bir çocuk olduğuna dair ilk izlenimleri kapan şanslı sevgilim başarı ile günü tamamlamış oldu. (= Birlikte kahvaltı, yemek, muhabbet öyle güzeldi ki anlatamam!
Annemin ne kadar kabullenmiş ve benimsemiş olduğunu ise evin boş odasına yığmaya başladığı bilimum “çeyiz” adı verilen ev eşyalarından anlamak mümkün. Cezveden su bardaklarına, rendeden kalp şeklinde tuzluklara kadar şimdiye kadar tek bir çöp almamış annemin şaha kalktığını görüyoruz. (= Alası varmış kadının meğerse. Bir ay önce kuzeni evlendirirken, teyzemin yanında bütün hazırlık aşamasına dahil olan annem orada edindiği tecrübe ile oldukça organize çalışıp, listeler yapıp adım adım ilerlemekte kendisi. Takdir ediyorum, ah bir de beni daraltmasa, “Daha şu eksik bu eksik, dışarda gezene kadar gidin eşya bakın, kendinize bir iki bi’şe alın…” şeklinde daha da şahane olacak ama. Hadi neyse, ilk ve tek çocuk heyecanına vermeye çalışıyor, başa çıkamadığım zamanlarda evden kaçıp kendimi Göktuğ’un yanına atıp biraz nefes alma yöntemini uyguluyorum. Bir sene böyle nasıl geçecek sorarım size???
Neyse ki Göktuğ sahiden anlayışlı ve çok çok tatlı bir insan ki, ben bıdır bıdır söylenirken o hem beni sakinleştiriyor, hem de tamam merak etme alırız bir şeyler haklı aslında gibi inanılmaz cümleler kuruyor. Seviyorum seni güzel bakışlı insan!
Yoğun, biraz yorucu ama eğlenceli bir hafta sonunun ardından işbaşı yapmış bulunmaktayım. Pazar günü vapur sefası ile başlayan gezintimiz, Üsküdar, Beylerbeyi, burada kahvaltı, sonrasında Beşiktaş ve Taksim şeklinde devam etti. Taksim Ekvator Cafe dolaylarında gezinmekte olan cılız, çirkin kediyi masamızda bulunan yegane şey olan baharatlı patates ile besledikten sonra kucağıma hoppidik yapıp, oraya kıvrılıp uyuduğunu ahanda şu resimde görebilirsiniz! Hatta artık gitme vakti geldiğinde Göktuğ “Yeter artık in oradan” diye söylenip kaldırırken, bizimki baya kızıp, miyavlayıp bildiğin kavga etti Göktuğ’la. (=
Güneşin kendisini tepemizden eksik etmediği bu gezintimizden bana kalan en büyük hatıra süper ötesi amele yanıkları olmuştur. Kırmızı bir burun, kol ve boyun bölgesinde kızarıklıklar, elbisenin altının peynir beyazı kıvamında kalması şahane sahiden.. Günün sonunda artık bir süre güneşe çıkmak istemiyorum diye mızıklanırken, beyaz tenli olmanın yaz aylarında ne kadar zor olduğunu bir kez daha hatırlamış oldum.
Başlayıp da bir türlü bitiremediğim bu yazımı şimdilik böylece sonlandırırken bir sonraki yazılarımızda görüşmek dileğiyle, esen kalın..
Not: Evet, ne var yani, bir kez de ben TRT kapanışı yapayım, çok mu gördünüz???
*4 Temmuz’da başladığım bu yazıyı ancak bitiriyorum. Tarihlerde zaman kaymaları oluştu. İdare ediniz lütfen (= Burada bahsi geçen pazar 26.06.11′dir efem. Kayıtlara öyle geçile.
Dalmışım
Ne kadar uzun zaman olmuş yahu yazmayalı?! Yaşamaya dalmışım yazmayı unutmuşum nicedir kusura bakmayın. (=
Görüşmeyeli neler oldu??? İşime başlayalı 2 ay oldu mesela. Epey dahil oldum artık işlere. Aslında biraz da düzenleyip toparlamaya başladık da diyebilirim. Sorumlusu olduğum Trexta Marka Ürünleri için çok güzel gelişmeler oluyor. Umuyorum ki çok daha iyi yerlere gelecekler ve buna ben de katkı sağlayacağım. (=
Babamın 50. yaş gününü kutladık ve babam yarım asırı devirirken müstakbel damadı ile tanıştı! Hayatımda en önemli iki erkeği karşımda seyretmek sahiden ilginç bir deneyimdi benim için. İyi anlaşmış olmaları ise güzeldi…
Sonraaa, 2 düğün gördüm son 2 haftada. Kuzenimi evlendirdik önce. Hiç bu kadar duygulanmamıştım… Birlikte büyüdük, daha dün gibi parklarda koşturmacamız, havuza girişimiz, bazen saçma sebeplerle kavga edişimiz.. Şimdi o ve dolayısı ile biz büyüdük, hatta evlendi bile… Sahiden inanması zor. İki kardeş kendilerini ayrılığa bir türlü hazırlayamadılar, onlar ağladılar ben ağladım. Annem zaten sulugöz miniğim. (= Sanırım ben evlenirken makyaj yapmasa daha iyi olacak. (= Kuzenim çok güzel bir gelin olmuştu.. Düğün de çok güzel geçti. Ben seneler sonra Mersin’in sıcağını, sineğini gördüm bu vesile ile yeniden. Baktım hiç özlememişim, hatta artık İstanbul’u Mersin’den daha iyi bilir olmuşum. 1 hafta sonra da eski iş yerimden çok sevdiğim arkadaşımın düğünü vardı. O da çok güzel geçti… Pamuk prenses gibi olmuştu (= Onun da girişine gözlerim doldu. Ne de olsa hep anlatırdı, düğüne kadar geçtikleri süreçleri hep dinledim. Son hazırlıklarında çok fazla yanında olamasam da öncesinde çok konuştuk. Şimdi onu öyle mutlu görmek beni de çok mutlu etti. Umarım iki çift de evlerinde, kendi kurdukları ailede çok ama çok mutlu olurlar!
Bu arada, arkadaşımın düğünü sayesinde bloğumun sandığımdan çok daha geniş kitlelere ulaştığını fark etmiş oldum. Hiç reklam yapmadan gelmiş olduğu bu nokta şaşırttı beni, sevindirdi de. (= Neticede ben bu bloğu 4 yıldır tutuyorum, hiç bir zaman okuyacak, okuyabilecek insnaları düşünerek, bunun için kaygı duyarak yazmadım yazacaklarımı, bundan sonra da yazmayacağım. Ben yine hep içimden gelenleri yazayacağım sansürsüz, şifresiz. İsteyen okumakta, isteyen kapatıp gitmekte serbest. Bir kez daha anladım ki, bazen hesapsız kitapsız siz sadece içinizden geçenleri söylersiniz, su akar yolunu bulur, gerektiği yere ulaşır. Beklemezsiniz ama olduğuna sevinirsiniz. İşte bu blog da öyle bir şey. Benim kalem, içimin aynası, hani en üstte yazdığı gibi, derinliklerimden gelenler. 
Geçen cuma canım sevgilimle 8. ayımızı kutladık. Nicedir bana balon sözü olan çukulatalım, hem balon süzünü tutmuş, hem çok tatlı bir kartla birlikte bana bu güzel çiçekleri göndermiş. Akşamı birlikte geçirdik ve ben bütün akşam bu resimdeki adam nasıl oldu da bundan 2 sene önce bana daha görür görmez aşık oldu, nasıl 1 buçuk sene sabırla onu fark etmemi bekledi, sonunda nasıl cesaret etti ve yeniden söyledi, dahası aylardır nasıl hep ayn bu bakışla bakmayı başarıyor bunu sorup durdum kendime. (=
Kuzenimin düğünü sebebi ile bir buçuk aydır babam ve beni evde bir başımıza bırakıp Mersin’e giden annem sonunda dün geri döndü! Ev işlerinin anneme kalması ile birlikte hafta sonları da yeniden bana kaldı! Tabi bir de müstakbel damadı ile tanışma sırası ona geldi. Sonra da ailelerin tanışma faslı!!! Sanırım Ekim-Kasım civarlarında parmaklarımızda yüzük olabilir!!! Düşünmesi bile midemde kelebeklerin dans etmesine sebep oluyor. Ancak böyle bir olay insanı aynı anda strese sokar, gerilmesine sebep olur, üzer ama çok ama çok mutlu eder. Çok heyecanlıyım! Gelişmeleri sizlerle paylaşacağım. (=
Sabahı Karşılarken…
Genelde gece sabaha dönerken bir hüzün dolar odanın içine aydınlıkla birlikte. Çünkü çoğu zaman uykunuzu kaçıran nedenler sıkıntılıdır, üzücüdür, bir geceyi daha onları çözemeden tamamlamış ve onların getirdiği yükle yeni güne daha yorgun başlamışsınızdır. Muhtemelen döngüye aldığınız en yaralayıcı şarkılardan oluşturduğunuz şarkı listenizde aynı şarkı bilmem kaçıncı kez çalmaktadır..
Saat 3.00… Çalan şarkıyı uyumlu olsun diye Gripin’den seçtim, Üç… Odamda, karanlıkta, kucağımda bilgisayar, yatağımın içinde oturuyorum. Ama ortama inat bir şekilde mutluyum, gülümsüyorum… Son zamanlarda canım zaman zaman ufak tefek şeylere sıkılsa da, uzun zamandır olmadığım kadar iyi hissediyorum kendimi. Amaçlarım var, onlara ulaşabilmek için gidebileceğim yollarım var ki bu en önemlisi! Amaçlarımı hayallerden ayıran en büyük şey bu.
Yeni işimi sevdim. Kolay değil, çok yoğun olmasa da bir çok zaman akşamları evden de çalışıyorum. Yıllarca üretim planlamada çalışmanın hayalini kurarken şu anda ürün geliştirmenin de benim için ne kadar uygun olduğunu anlıyorum. Planlamanın aksine sadece rakamlarla çalışmak yerine, rakamsal değerler ile yönetim kabiliyetinin güzel bir kombinasyonu bence ve bu da benim Endüstri Mühendisi olmaya karar verme nedenim ile birebir örtüşüyor. Çalıştığım iş yeri elbette ki kusursuz değil ama yakın çalıştığım insanlar birlikte çalışılması en keyifli insanlar bence. İşle ilgili motivasyonumu arttıran en ciddi faktör de bu. Başarılı olmak istiyorum. Mecbur olduğum için değil istediğim için çalışıyorum, uğraşıyorum çoğu zaman. Bu yüzden de çok daha etkili çalışabildiğime inanıyorum. Bunu daha da arttırabilmek istiyorum. Aklımda güzel planlar var, umarım böyle devam eder ve istediklerimi gerçekleştirme fırsatı bulabilirim.
Eğer ki aklınızdan madem öyle, ne diye ayaktasın gecenin bu saatinde diye geçiyorsa, sebebi Hayat’ımın bu hala çalışıyor olması. Hafta sonu daha fazla vakit geçriebilmek için, işleri haftasonuna kalmasın diye, bu saatte hala çalışıyor. Sonunda dönp de kendi evine gidecek bile olsa o evine gitmeden uyuyamıyorum işte. İçim rahat etmiyor.. Zaten özlüyorum… Nasıl seviyorum…
An itibari ile, geçen pazar Taksim’deki İnternet’te Sansüre karşı yürüyüşte edindiğim amele yanıklarının kalıntılaır ile bozmuş durumdayım. Burnum soyuluyor! ve minik minik soymaya çalışıyorum, el yordamıyla zor oluyor, içim bir hoş oldu!
Geçen Pazar ne kadar harika idiyse bu hafta sonu onun bi’ kaç misli olacak!! (= Öyle sabırsızlanıyorum ki!!!
19 Mayıs tatilini annem Mersin’de olduğundan evde temizlik vb. işlerle harcamak zorunda olmak ne acı. Bu durumu düşününce evlenme fikrini biraz daha düşünsem mi diyorum bazen. ((= Ama sarılıp uyumak düşüncesi var ya… O bambaşka bi’şey işte…
Öyleyse Muse - Bliss ile noktalayalım bu geceki birlikteliğimizi. Hayat! Seni seviyorum!!!!

Kötü Gün Dostları
Mutsuzdunuz, hayatınızda hiç bir şey yolunda gitmiyordu. Gözleriniz sürekli dolu, boğazınızda hep bir düğüm… O zamanlar ne çok insan vardı neyiniz olduğunu soran, o “acıklı” hikayenizi dinleyip, üzülüp, keşke elimden bir şey gelse diyen.
Çok uğraştınız, şartları, durumları, çoğu zaman sizi aşsa da değiştirmek için çok uğraştınız. Hiçbir şeyi mükemmel kılamadınız elbette ama epey yol katettiniz. Gözlerinizdeki buğu dindi, boğazınızdaki düğümler birer birer çözüldü. Hatta o da ne gülümsemeye bile başladınız! Umudunuz arttı, mutlu olduğunuzu hissetmeye başladınız.
Bu kez mutluluğunuzu paylaşmak istediniz. Elbette ki, kötü gününüzde yanınızda olan, sizinle sizin kadar üzülen insanlar geldi ilk olarak aklınıza. Dinlediler, gülümsediler, çok sevindikleirni söylediler fakat neden sonra aramaz oldular…
Belki de mutsuzdular ve belki de sizinle paylaşsaydılar, yardım edebilmek için elinizden geleni yapardınız.
Artık telefon konuşmaları içinden çıkılmaz bir düğüm olmuştu, buluşup görüşemelerse diken üzerinde. Siz mutlu olduğunuz ne varsa anlatmak istersiniz, karşınızdaki hep mutsuzluğun sinayllerini arar. Sorular sorar, ağzınızdan çıkan kelimeleri dikkatle seçer. En olmadı, zayıf noktalarınızın üzerine kafa yorup, kendince bulduğu açıklardan ilerleyerek sizi o eski mutsuz günlerinize döndürmek ister. En azından onun kadar mutsuz olsanız yeter… Baktığı yerden dilediğince kusur görebilsin, o da yeter…
Eskiden “kötü gün dostu olmak” da onu bulmak da önemliydi. Oysa şimdi anlıyorum ki dost iyi günde de kötü günde de var olabilmeliymiş. Dahası mutluluğunuzun ardında “bit yeniği” aramamalıymış. Baktı ki sizin karşınızda duramıyor, daha farklı yerlerden yakalayıp kendince akıllılık edip sizi “gafil avladığını” sanmamalıymış.Şekillere takılıp, işin özünü unutmamalıymış.
Onca vakti, çabayı, enerjiyi kendi hayatına harcayıp, daha mutlu ve huzurlu bir insan olabileceğini bilebilmelimiş…
Velhasılı kelam, Tanrı hepimizi kötü gün dostlarından korusun…